Gülçin Erşen
  1. Haberler
  2. Yazarlar
  3. “İSA BENİM ÇOBANIM DEĞİL – ENE’L HAK!”

“İSA BENİM ÇOBANIM DEĞİL – ENE’L HAK!”

featured
0
Paylaş

Bu Yazıyı Paylaş

veya linki kopyala

Son zamanlarda Ingmar Bergman’ın “Yedinci Mühür” filmi sıkça aklıma geliyor. Hristiyanlıkta “Teslis” (Baba – Oğul – Kutsal Ruh üçlemesi) anlayışından sonra en fazla bilinen özellik; Tanrı İsa’nın, insanların çobanı olduğu ve insanların da koyun sürüsüne benzetilmesi meselesi. Üniversitede okurken Sinema ile ilgili dersimizde, sınav konusu da olduğu için, İsveççe ve Latince özgün dilinden (İngilizce altyazılı) birkaç kez seyrettiğim film, bunları çağrıştırır bana.

Prof. Dr. Ahmet Taner Kışlalı’nın siyasal ideolojileri dinlerle ilişkilendirerek anlattığı derslerinden, Liberal İdeoloji’nin Hristiyanlıktan kaynaklandığını biliyoruz. “Halk kendi kendini yönetemez. Halkı yönetecek ‘Seçkin’ bir sınıfa ve yetkilerini Tanrı’dan alan bir yöneticiye ihtiyaç vardır” şeklinde özetleyebileceğimiz bir anlayış… İslamiyet ise “Sosyalist İdeoloji” ile örtüşür. “Komşusu açken, tok yatan bizden değildir” sözü, “Fitre, Zekat, İnfak” yapma gerekliliği, insanlar arasındaki doğuştan gelen “eşitlik”in, toplumsal yapıya, gelir durumuna, yansıtılması, hakça paylaşım, “Ruhban” sınıfının bulunmaması, kibir, görgüsüzlük ve savurganlığın kınanması, alçakgönüllülüğün övülmesi gibi ilkeler örnek verilebilir. İnsanların malı, mülkü, çocukları, varsıllığı ve unvanları ile değil; iyiliği, yararlı davranışları, cömertliği, “Takva” ehli olması ile övülmesi istenir.

Günümüze baktığımızda; dünyanın pek çok ülkesinde, ağırlıklı olarak da Müslüman ülkelerde ve (yaygın dinsel inanış ne olursa olsun) demokrasiyle yönetilmeyen geri kalmış ülkelerde, halkın koyun sürüsü yerine konulduğunu, baştaki bir yöneticinin ya da yönetici topluluğunun, yönetme yetkisini de Tanrı’dan aldığı savıyla, kendini halktan üstün ve her şeyi yapma hakkını kendinde görmesine tanıklık ediyoruz. Gelişmiş Batı ülkelerinde ise, geniş halk kitlelerinin iyi bir gelir düzeyine, istediği gibi bir konutta yaşama, yiyip içme, gezip tozma, giyinip kuşanma, cinsellik yaşama gibi özgürlüklere sahip olmakla avunurken; kendi ülkesinde ya da ‘üçüncü dünya ülkelerinde’ emeği sömürülenleri, açlık, yokluk çekenleri, savaş ve terör saldırılarıyla katledilenleri umursamaması, diğerlerinin o koşulları hak ettiğini düşünmesi de mümkün.

“Hakk’ı gözetmek” nedir?

“Halka hizmet Hakk’a hizmettir” sözünü severim. Hakk sözünden kastedilen, Tanrı’dır. Hak, Allah’ın ‘isim sıfatları’ arasındadır.  Bu kısacık açıklama sonrası; “Hakkaniyetli davranmak” ne denli önemli fark edilmiştir umarım.

Daha geçen gece zoom üzerinden gerçekleştirilen (Anlatı, söyleşi, meditasyon gibi çalışmaları kapsayan) dersimizde Fatma Meryem Suna, “En büyük hak ihlali, yapılabilecek en büyük haksızlık, birini engellemektir… Ve bu davranış, çeşitli bahanelerle kutsallaştırılır” şeklinde konuştu ki; söyledikleri birçoğumuzu düşündürdü, bazı şeylerin ayırdına varmamızı sağladı. Çocukken, gençken bizi engelledikleri gibi, bizler de yetişkinken, çocuklarımızı ve başkalarını nasıl engelledik? “Beni engelledi, şu engel oldu, bu engel oldu” derken, aslında kendi kendimizi engellediğimizi fark edebildik mi?

Reşit olmuş insanların yönlendirilmeye ya da engellenmeye ihtiyacı yoktur! Onların “Kendilerini gerçekleştirmelerine” izin vermek gerekir. Toplumsal, siyasal yapı buna ne ölçüde izin veriyor, biz kendi “Hak”larımızın bilincinde olarak, konulan ve koyduğumuz engelleri aşabiliyor muyuz?

Daha dün genç gazeteci arkadaşlarımla söyleşirken; “Üniversitede ‘Etik’ ve ‘Özdenetim’ ile ilgili dersler aldık. Etik kurallara kendi irademizle uymakta güçlük çekmeyiz. Gazeteci haberi yaparken, ‘nesnelliğini korumalı’. Ama, günümüzde ‘Özdenetim’in dozunu ayarlayabilmek gerçekten zorlaştı..” Yapmamız ve yapmamamız gerekeni nasıl bileceğiz? Hakk’ımızı bilmek, hakkımızı almak da kendimizi sorgulamamızla başlıyor. Kendimizi bilerek, içimizdeki Tanrı’yı bularak; Hallacı Mansur gibi “Ene’l Hak” diyerek…

Yaratılıştaki ikili yapı (Dulite) gereği; nefis ve vicdan denilen iki öğeyi bünyemizde barındırıyoruz. Nefis, bizi dünya yaşamına bağlayan özdeksel (maddi) şeylerle ilintili yanımız; vicdan ise Tanrı ile bağımızı simgeleyen, erdemli (iyi bir insan) olmamızı sağlayan yanımız. Dualarımda sıkça “vicdanımla, nefsimin sesini ayırt etmeyi” dilerim. Bilincimi (aklımı), vicdanımın sesiyle birleştirdiğimde, doğru düşüneceğimi, konuşacağımı, davranacağımı bilirim. İngilizce bilinç (consciousness) ve vicdan (conscience) sözcükleri bu yüzden biribirine bu denli benziyor sanırım. Bana göre, neredeyse eşanlamlılar. Çünkü, vicdanlı insanın bilinci (idrakı, anlayışı) yükselir. İyi ile kötüyü, doğru ile yanlışı ayıt etme yeteneği artar. Dolayısıyla, Hakk’ını bilir, Hakk’ı savunur. (Burada Hakk’ı hem Tanrı hem de haklarımız anlamında kullandım.) Yalnızca kendisi için değil üstelik; başkaları için de…

Hep dile getiririm: İnsan kendisine yapılmasını istemediği haksızlıkların, başkasına yapılmasına göz yummamalı (Haksızlık karşısında susan dilsiz şeytan olmamalı); kendisinde hak gördüklerini, başkalarının da hak edebileceğini unutmamalı.

“İSA BENİM ÇOBANIM DEĞİL – ENE’L HAK!”
0

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

0/30 karakter


Notice: ob_end_flush(): Failed to send buffer of zlib output compression (1) in /home/milasciz/public_html/wp-includes/functions.php on line 5481