Müfit Demirkol
  1. Haberler
  2. Yazarlar
  3. Bağımsızlık -2-

Bağımsızlık -2-

featured
0
Paylaş

Bu Yazıyı Paylaş

veya linki kopyala

Önceki sayımızdan devam

Türkiye’nin uzun bir 12 Eylül karanlığından sonra ağır bir Saray kuşatması altına alındığı son birkaç on yılın en büyük tahribatlarından biri artık bu tür soruların sorulmuyor olmasıdır herhalde. Siyasal mücadelenin ve toplumsal hareketliliğin gündeminin hep parçalı ve tepkisel kalması; kurucu bir soru ile ona verilen yanıtın bir manyetik çekim alanı gibi kendi etrafında yörünge oluşturamaması bahsettiğim şey. O çok sevilen “hegemonya” tartışmasına acaba buradan, en baştan, sıfır noktasından başlamak gerekmez mi?

Son yılları bir kenara koyduğumuzda ve 19 Mart’tan bu yana sosyalist hareketin ürettiği tartışmalara baktığımızda bile Türkiye’nin kurtuluşunun hangi araç ve yollarla mümkün olacağına, işçilerin iktidarı hedefine nasıl bir adım daha yaklaşılacağına, sosyalizm düşüncesinin ve hedefinin ne tür girişimlerle toplumsallaşacağına dair kaygının çok gerilerde kaldığını görebiliriz.

Aynı Türkiye bir yandan kapitalist sömürü vahşetinin bir yandan da islamcı faşizm dehşetinin tasallutu altında geçirdiği çeyrek asrın sonunda, şimdi, iki büyük tarihsel sürecin tam ortasında bulunuyor:

Bir yanda Kürt sorununda silahların bırakılmasıyla, diğer yanda İmamoğlu’nun tutuklanması ile somutlanan, Saray Rejimi’nin niyetlerine baktığımızda ise çok tehlikeli bir aşamaya geçiş çabalarıyla biçimlenen bir süreç.

Bu süreçlerin Türkiye siyasetinde ve toplumunda yaratacağı sarsıntının ve dönüşümün, sosyalistlerin karşı karşıya kalacağı görevlerin ve zorunlulukların, fırsatların ve tehlikelerin, başarıların ve başarısızlıkların bütünlüklü bir değerlendirmesini yapmak ve işçilerin iktidarına giden yolun adımlarını bu somut gerçeklik içinde planlamak gerekir. Hem bütünü hem de o bütünün çelişkisini birlikte kavramak gerekir.

Deyim yerindeyse, hem zincirin tamamını hem de onun en zayıf halkalarını bulmak ve zinciri kıracak kuvveti hazırlamak gerekir.

Bağımsızlık, Bugün Türkiye’de bağımsızlık sözcüğünün kazanması gereken anlam halkın kendi kaderini kendi ellerine almasıdır.

Türkiye kapitalizminin yapısal bir karakteri olan bu bağımlılığın yanında, son yıllarda adeta bir “dünya partisi” olarak örgütlenmeye ve ülkeleri etkisi altına almaya başlayan küresel faşizmin en gözde ve güzide örneklerinden birine dönüşen Saray Rejimi de ülkemizin bağımlılığını bir kat daha artırıyor. Bu bakımdan, bağımsızlık, emperyalizme, onun ekonomik, politik, ideolojik, askeri sömürgeciliğine ve saldırganlığına karşı bağımsızlık demektir.

Emperyalizme karşı bağımsızlık, özünde enternasyonalist bir dünya görüşü olan sosyalizme göre, her ülkenin emekçilerinin kendi kaderlerini kendilerinin çizmesi ve dünya işçileri ile halklarının kardeşçe birliği ile örtüşür.

Türkiye, devlet gücünü kullanarak siyasetten medyaya, ekonomiden akademiye, belediyelerden vakıflara kadar akla gelebilecek tüm toplumsal kurum ve alanları kendini zenginleştirmek için kullanan bir islamcı-faşist elit grup tarafından sömürgeleştirilmiş durumdadır. Bu iktidarın ve sömürünün devamı için kurumlar, kurallar, yasalar, hatta kendi koydukları yasalar bile hiçe sayılıyor. Bu sömürgeci elit grup ülkemizin tüm kaynaklarını, zenginliklerini, birikimini arsızca cebe indirirken, sadece ailesini geçindirmek, eğitimini tamamlamak, başını bir eve sokabilmek için alın teri döken milyonlarca emekçiye, gence, kadına, emekliye ise seçenek olarak ya sadaka peşinde koşmayı ya da düşman muamelesi görmeyi dayatıyor. Her iki seçenekte de yurttaşlarımızın emeği sömürülüyor, haysiyeti çiğneniyor, geleceği çalınıyor.

Bugün bağımsızlık en çok bu sömürgeci çeteye, emeğimizi olduğu kadar en temel haklarımızı da gasp eden bu yağmacılara, haysiyetimize olduğu kadar çocuklarımızın geleceğine de el uzatan bu işgalcilere direnmek ve kendi kaderimizi kendi ellerimize almak anlamına gelir.

Bağımsız Türkiye olabilmenin ümidi ile.

Bağımsızlık -2-
0

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

0/30 karakter