12. Bölüm
“HORONLAR”
Horon adıyla anılan hemen hemen bütün oyunlarda tem bellik, kötülük, uyuşukluk asla bulunmaz. Eskiden köylerde, kentlerde horon tutan erkek gruplarının birbirlerine karşı oynadıkları, birbirleriyle rekabete kalkıştıkları, bazen daha güzel oynadıklarını iddia ettikleri için aralarında kavga, gürültü olduğu kaynaklarda anlatılmıştır. Ancak her iki tarafın kıramayacağı, sözü dinlenir, tarafsız biri veya binleri anlaşmazlığı, kavgayı çabucak bitirmek ister ve bitirir de… Zaten bitmezse bu km ve öfke; arkadan gelecek olan polisiye olaylara, hatta kan davasına varacak kadar kötülüklere uygun bir ortamın asıl sebepleri olurlar.
Sadece Doğu Karadeniz illerinin topraklarında karşımıza çıkan bu horon, genellikle türkülü olarak, bazen de türküsüz bir halk oyunu türüdür. Oyundaki kişiler bir dizi, bir sıra olurlar; ancak bunların halka biçimi aldıkları oyunlar veya oyun bölümleri de vardır. Oyunların temposu hızlı, oyuncuların adımları sert ve çeviktir. Oyunların durumuna, oynayış biçimlerine, giysilere ve eşlik eden türkülere bakarak bunları çeşitli yönlerden tahlil eden araştırmacılar, horonları etkileyen en önemli ögenin, Karadeniz bölgesinin iklimi ile coğrafyası olduğunu ileri sürmüşlerdir. “Oyun” bölümünde de sözünü ettiğimiz bu coğrafi yapı, Doğu Karadeniz illerinde yaşayan insanların tabiata karşı esaslı bir mücadele vermek zorunda olduğunu ortaya çıkarmaktadır.
Bu bölgede verimli toprakların dik yamaçlarda olup, aileye yetecek genişlikte bulunmaması yüzünden, gelirin artmasını sağlayabilmek amacıyla başka çarelere başvurulur. Hayvancılığın ve bundan elde edilen ürünlerin daha çok gelir getirebilmesi için, otu ve yoncası bol, sulak ve serin yaylalara yaz başlangıcında yapılan yayla göçü, uzun ve zahmetli bir yolculuktur. Eski yıllarda, yaya olarak ve evindeki bütün büyükbaş hayvanlarıyla köyünden ayrılıp yayla yollarına düşen insanların en az dört-beş saat sonra ilk bir ayını geçireceği mezraya vardığını belirtmemiz gerekiyor. Burada havaların biraz daha ısınması beklenir ve yaklaşık Haziran ayının başından itibaren yaz aylarının geçirileceği asıl yaylaya hareket edilir. Bu yaylaların yüksekliği 2000-2500 m civarında olup, kar sularıyla beslenen tabiat, en gür meyvelerini sunacak durumdadır. Çayır, çimen, yonca ve diğer bitkiler göz alıcı bir renk cümbüşü içinde, yaylanın sevimliliğini biraz daha arttırır.
Yayla yollarına düşüp saatlerce yürüyecek olan kadınlar, erkekler, çocuklar yolculuğun monoton ve sıkıcı olmaması için, sürekli türkülerle, takılmalarla, yürüyüş temposuna uygun çalan kemençenin havalarıyla geçen zamanı değerlendirirler.
Genç kızlarla delikanlılar arasında karşılıklı söylenen “atma türküler”, her iki grubun niyetleriyle, şikayetleriyle, dilekleriyle, iğnelemeleriyle, hatta bazen karşı tarafı küçük düşürücü sözleriyle doludur.
Ancak kimsenin kimseye kızmağa hakkı yoktur. Öfke, yerini, sözlerle atılan taşlara, taşlamalara bırakır ve öyle bir zaman gelir ki, taraflar karşılıklı gülüşme ve şakalaşmalarla bu ölçülü uyaklı söyleşiyi sona erdirir.
Yayla yollarına adım adım, saat saat geçilir ve nihayet yaylaya varılır. Herkes kendi evinin yolunu tutar. Bu yolculuk sırasında delikanlılar ile genç kızlar arasında bir tür söz düellosu da yapılır.
Devam edecek

