(BÖLÜM 1)
Suriye’de 8 Aralık 2024 tarihiyle beraber, ülkenin istikrar ve güvenlik ortamına kavuşması açısından Suriye halkının elinde önemli bir fırsat bulunmaktadır. Türkiye, bu çerçevede Suriye’nin toprak bütünlüğü ve birliğinin muhafazası temelinde, ülkenin terör unsurlarından arındırılması, ekonomik kalkınmasının ve yeniden inşasının sağlanması, kapsayıcı bir geçiş yönetimi eliyle Suriye halkının haklı beklentilerinin karşılanması boyutlarına bilhassa önem atfetmektedir.
Türkiye meşru tüm paydaşlar ve bölgesel ortaklarla birlikte bu çalışmaları desteklemekte, Türkiye-Suriye ilişkilerinin bu anlayışı yansıtacak şekilde yapılandırılmasına yönelik faaliyetlerini sürdürmektedir.
Suriye’de yaşanan çatışmalar ve meydana gelen krizin neden olduğu göç ve terörizm dalgası, uluslararası alanda olduğu kadar Avrupa Birliği’nin (AB) ve Türkiye’nin de gündeminde yer edinmeye başlamıştır. Suriye; Baas Partisi’nin ülkeyi otoriter bir şekilde yönetmesi, halkın üzerinde baskıcı bir rejim kurması ve sahip olduğu silahların oluşturduğu güvenlik tehdidi nedeniyle uzun süredir AB üyesi ülkelerin de aralarında bulunduğu Batılı ülkelerin kuşku ile yaklaştığı ve bölge için “sorunlu ülke” olarak gördükleri bir ülkedir.
Suriye’nin, Soğuk Savaş döneminde Batı’nın en büyük düşmanı olan Sovyetler Birliği ile Soğuk Savaş sonrası dönemde de Rusya ile birlikte hareket etmesi, bu kuşkunun ve güvensizliğin altında yatan ana etkenlerden biri olmuştur. Bu bağlamda hem ABD hem de AB üyesi olan İngiltere, Almanya, İtalya ve Fransa gibi ülkelerin Suriye politikaları olası “tehditler” üzerine inşa edilmiştir. Özellikle Hafız Esed döneminde Suriye’nin Rusya ile geliştirdiği yakın ilişkiler ve Rusya’dan alınan ağır silahlar bu güvenlikçi yaklaşımın zeminini oluşturmuştur.
Türkiye’nin komşularla iş birliğini geliştirme, sıfır sorun politikası ve ticari ilişkileri güçlendirme sürecinde Suriye’nin önemli bir yeri olmuştur. Türkiye, Suriye’yi Ortadoğu ve Arap coğrafyasına açılan kapısı olarak görürken, Esed rejimi de Türkiye’yi Batı ile kurulacak yeni ilişkiler için bir arabulucu olarak algılıyordu. Bu durum iki tarafı birbirine yakınlaştırmaya başlamıştı. Türkiye’nin bu dönemde uygulamaya koyduğu proaktif dış politika, arabuluculuk rolü, sıfır sorun ilkesi ve yüksek düzeyli iş birliği gibi araçlar, Türkiye’ye komşuları ile ikili ilişkileri geliştirme imkânı sağlıyordu. Türkiye bu dönemde Suriye-İsrail görüşmelerinde de arabuluculuk rolü üstlenerek Suriye ile ilişkilerinde ciddi bir ilerleme kaydetmiştir.
Türkiye’nin o günlerdeki temel hedefi bir yandan Suriye’nin de aralarında bulunduğu Ortadoğu ülkeleri ile ilişkilerini geliştirmek bir yandan da AB üyeliği için gerekli süreci işletmek ve çok taraflı bir dış politikayı uygulamaya sokmaktı. Esed rejimi Türkiye ile geliştirdiği ilişkiler ve ülke içerisinde yaptığı sınırlı reformlarla Batılı ülkeler nezdindeki algısını da değiştirme imkânı yakalamıştır.
AB ile üyelik müzakerelerini sürdüren ve Suriye ile sınır komşusu olan Türkiye, 2011 yılında Suriye’de başlayan halk gösterilerini desteklemiş ve Esed rejimine reform yapma çağrısında bulunmuştur.
Suriye muhalefetinin önce Antalya’da daha sonra ise İstanbul’da toplanmasına izin veren Türkiye, rejimin saldırıları karşısında organize olmaya çalışan muhalefete Batılı ülkelerle birlikte destek vermiştir. Türkiye, Suriye ile 2000’li yıllarda geliştirdiği güçlü ilişkiler bağlamında Esed rejimi üzerinde etkili olarak rejimi reform yapmaya zorlamıştır. AB üyesi ülkelerin de aralarında bulunduğu birçok Batılı ülkenin rejime yönelik yaptırım uygulamaya başladığı Mayıs-Haziran 2011’de, Türkiye bir yandan muhalefete destek verirken bir yandan da rejim ile diyalog kanallarını açık tutarak ikna yoluna gitmiştir.
Nitekim dönemin Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu, Ağustos 2011’de Şam’a bir ziyaret gerçekleştirerek Beşşar Esed ile sekiz saat süren bir toplantı yapmıştır. Bu toplantıdan bir sonuç çıkmaması ve rejimin ağır silahlar kullanmaya devam etmesinin ardından Türkiye-Suriye arasındaki diyalog kanalları tamamen kopmaya başlamıştır.
Türkiye ile Suriye arasındaki ilişkilerdeki en büyük kırılma dönemi ise 2012 yılı olmuştur.
Suriye rejimine ait bir uçağın Türkiye’ye ait RF 4E Phantom keşif uçağını düşürmesinin ardından iki ülke arasındaki kriz büyümüştür. Bu dönemde Türkiye, Suriye rejimine yönelik angajman kurallarını uygulamaya sokmuş ve Türkiye sınırına yaklaşacak olan rejime ait bütün askerî araçların vurulacağını açıklamıştır. Türkiye uçağının vurulması, Türkiye’nin Suriye politikasında güvenliği daha da fazla öne çıkarmasına neden olmuştur. Aynı dönemde hem Esed rejiminin halkına yönelik saldırıları hem de Suriye krizinin bölge için oluşturduğu tehditler, AB ve ABD’nin Suriye politikalarının merkezine de güvenliği yerleştirmiştir. ABD ve AB, Suriye’deki rejimin meşruiyetini yitirdiğini deklare ederken, muhaliflere yönelik desteği de artırma sözü vermiştir.
Suriye krizinde bugün yaşanan çatışmaları, terör örgütlerinin otorite boşluğundan yararlanarak bölgesel/küresel bir tehdide dönüşümlerini, ülkelerin sınır güvenliğini tehdit etmelerini ve uluslararası ilişkiler tarihinin gördüğü en yoğun göç dalgasının ülkeleri etkilemeye başladığı süreci daha iyi anlayabilmek için Arap Baharı’nın başladığı dönemdeki koşulları iyi analiz etmek gerekmektedir. Bu analizi yaparken, Arap Baharı sürecinde uluslararası toplumun ve özellikle de AB ve Türkiye’nin 2010’da Arap coğrafyasında başlayan halk gösterilerine yönelik yaklaşımını ve bu yaklaşımın zamanla nasıl değiştiğini ortaya koymak büyük önem arz etmektedir.

