Uzun süredir basından uzak duran AK Parti Milas İlçe Başkanı Duygu Pınar Marçalı Doğru, gazeteci Mustafa Tunç’un geçtiğimiz hafta manşete taşıdığı “aşk iddialı haber” ile yeniden gündeme geldi.
Söz konusu haber, yaklaşık 20 günü aşan süredir sosyal medyada dolaşan söylentilerin kaleme alınmış haliydi. Kamuoyunun beklediği, açık ve net bir cevap yerine; “para, şantaj” gibi iddialarla konunun yönü değiştirilmeye çalışıldı. Sonrasında ise yine sosyal medya üzerinden “mağdurum” söylemleriyle bir açıklama yapıldı.
Oysa bu olayın başlangıç noktası da, açıklamanın yapıldığı mecra da aynıydı: sosyal medya.
—
Basını Yok Sayan Bir Yönetim
Duygu Hanım, göreve geldiği ilk haftalarda bana yaptığı bir konuşmada “Milas’ta basın mı var Kemal’cim?” diyerek yerel medyayı adeta yok saymıştı.
Ancak 10 Ocak Çalışan Gazeteciler Günü’nde düzenlediği kahvaltı ile aynı basına şirin görünmeye çalıştı.
Sonrasında da kapalı toplantıların ardından sadece “uyumlu” bulduğu birkaç basın organına servis edilen haberlerle iletişimini sürdürdü.
Dolayısıyla, bu süreçte yaşananlar yalnızca kişisel bir mesele değil, iktidar partisinin ilçedeki iletişim biçiminin de bir yansıması oldu.
—
Bir Adamın Adı Çıkacağına Canı Çıksın
Gündemdeki haber, içeriği itibarıyla aşk iddiasından ziyade bir yönetim anlayışının sınavına dönüştü.
Yapılan açıklama ise içerik bakımından zayıf ve yüzeysel kaldı.
Geçmişte benzer davalarda yargılanmış, hatta çoğundan beraat etmiş bir gazeteciyi “Bizi tehdit etti, para istedi” cümleleriyle hedef göstermek, meseleyi kolaycı bir yoldan geçiştirmekten öteye geçemedi.
Bu olayla birlikte yalnızca bir aile birliği değil, belki de il başkanlığı ve vekillik hayalleri de ciddi biçimde zedelenmiş oldu.
—
Basına Değil, Sosyal Medyaya Güvenmek
Tüm bu gelişmeler yaşanırken, kamuoyuna yapılacak açıklamayı basın aracılığıyla değil, üç kısa nottan oluşan sosyal medya görselleriyle paylaşmak ne kadar doğru bir tutumdur?
Siyasi sorumluluğu yüksek bir görevi yürüten bir ilçe başkanının, “basın açıklaması” yerine “hikâye paylaşımı”yla yetinmesi, inandırıcılığı da sorgulatıyor.
Salı günü gerçekleştirilen ilçe yönetim kurulu toplantısında da morallerin düşük olduğu, yüzlerin asık, tek gülümsemenin ise Duygu Hanım’dan geldiği dikkat çekmiş.
Ancak o gülümsemenin ardında üzüntü mü, yoksa zoraki bir tebessüm mü vardı, anlamak zor.
—
Dezenformasyon Yasası Kimi Korumalı?
Bu noktada akla gelen bir soru şu:
Sosyal medyada 20 gün boyunca yayılan iddialar karşısında sessiz kalan, sonra da sosyal medyadan açıklama yapan bir siyasetçinin tutumu, dezenformasyon yasasının koruması altına mı girer, yoksa bu yasayı ihlal edenlerden mi sayılır?
Gazeteleri yok sayan bir anlayışın, basın özgürlüğünden söz etmesi ne kadar gerçekçidir?
Basına açıklama bile yapmaktan kaçınan bir yönetimin, basını suçlaması ne kadar doğrudur?
—
Sonuç Yerine
Gazeteciyi suçlamak, “ben mağdurum” diyerek kamuoyunun vicdanına sığınmak kolaydır.
Ancak asıl mesele, halkın doğru bilgiye ulaşma hakkını gölgelememektir.
Bu olayda belki herkesin hatası vardır.
Ama şu soruyu sormadan da geçemiyoruz:
Nasreddin Hoca’nın dediği gibi, “Bu işte hırsızın hiç mi suçu yok?”

