Muğla’da yıllardır süren bir tartışma var: Madencilik ve termik santraller çevreye zarar mı veriyor, yoksa bölgesel kalkınmanın vazgeçilmez bir unsuru mu?
Bu tartışma çoğu zaman sloganlarla yürütülüyor. Ancak rakamlar ve sahadaki uygulamalar, slogandan çok daha fazlasını söylüyor.
Türkiye’nin enerji gerçeği ortada. Üretim ağırlıklı olarak belirli bölgelerde, tüketim ise Batı ve kıyı şeridinde yoğunlaşıyor. Bu dengesizlik iletim hatlarına yük bindiriyor, arz güvenliğini kırılgan hale getiriyor. İşte bu noktada “yerinde üretim” modeli kritik hale geliyor.
Milas’ta faaliyet gösteren Yeniköy Kemerköy Enerji, Güney Ege’de tüketilen elektriğin yaklaşık yüzde 62’sini karşılıyor. 1.119 MW kurulu güçle Türkiye elektrik ihtiyacının ortalama yüzde 2,2’sini sağlıyor. Bu sadece bir santral verisi değil; turizmin, sanayinin, otellerin, üretim tesislerinin kesintisiz çalışmasının teminatı demek.
Bugün kimse yaz ortasında Bodrum’da, Marmaris’te ya da Milas’ta elektrik kesintisi yaşamak istemez. Turizm ekonomisinin kalbi enerjiyle atar.
Madencilik üçüncü sırada
Çevre ve Şehircilik Bakanlığı verilerine göre tarım arazileri ve zeytinliklere zarar veren öncelikler sıralamasında:
OSB ve sanayi bölgeleri
İmar alanları ve konutlar
Madencilik
Yollar
Barajlar
Yani madencilik üçüncü sırada.
Ancak Muğla’da dikkat çekici bir tablo var. Santrale karşı yüksek sesle çevrecilik yapan bazı belediyelerin uygulamalarına baktığımızda, Kışla Parkı örneğinde olduğu gibi, “taşıma” adı altında yapılan amatör müdahalelerle betonlaşmanın arttığını, yeşil alanların ciddi zarar gördüğünü görüyoruz.
Beton dökülürken ses çıkmıyor.
İmar planları genişlerken sessizlik hâkim.
Zeytinlikler imar baskısıyla karşı karşıya kalırken tepki cılız.
Ama konu madencilik olunca çevre naraları yükseliyor.
Zeytin taşımanın bilimsel yolu
Yeniköy Kemerköy Enerji’nin uyguladığı zeytin taşıma modeli ise Türkiye’de nadir görülen akademik temelli bir uygulama. Ankara Üniversitesi Ziraat Fakültesi’nden Prof. Dr. Mücahit Taha Özkaya ve ekibi tarafından yürütülen çalışma, rastgele bir sök-dik operasyonu değil; bilimsel planlama süreci.
Budama, kök hazırlığı, yeni alan seçimi…
Amaç yalnızca ağacı yerinden almak değil; yaşam döngüsünü sağlıklı şekilde devam ettirmek.
Bu yaklaşım, “görüntü kurtarma” değil; maliyeti milyonlarca lirayı bulan, ciddi bir çevresel sorumluluk anlayışı.
Rehabilitasyonda örnek proje
“Hüsamlar Yeniden” projesi ise Cumhuriyet tarihinin tek seferde yapılan en büyük doğaya geri kazandırma çalışması olarak gösteriliyor.
576 hektar alan rehabilite edildi.
250 bin fidan toprakla buluştu.
Bazı bölgelerde yüzde 96 dikim başarısı sağlandı.
Üstelik üst toprak korunarak…
Türkiye’de her yıl 642 milyon ton verimli üst toprağın kaybolduğu, son altı yılda 1.860 kilometrekare tarım alanının betonlaştığı bir tabloda; üst toprağı sıyırıp ayrı depolamak, nem ve biyolojik yapısını korumak, sonra yeniden kullanmak sıradan bir uygulama değil.
Bu, madenciliğin “yap-bırak” anlayışıyla değil; “çıkar-üret-iyileştir” modeliyle yürütüldüğünü gösteriyor.
Enerji mi, beton mu?
Muğla’da asıl tartışılması gereken soru şu:
Gerçek çevrecilik nedir?
Enerji üretimini tamamen dışlamak mı, yoksa üretirken doğayı onarmayı zorunlu kılmak mı?
Yeniköy ve Kemerköy santralleri yılda yaklaşık 1,4 milyar metreküp doğal gaz ithalatının önüne geçiyor. Bu da yaklaşık 500 milyon doların ülkede kalması anlamına geliyor.
3000 kişiye doğrudan istihdam, bölgeye yıllık 5 milyar TL’yi aşan ekonomik hareketlilik sağlanıyor.
Bir tarafta enerji güvenliği, istihdam ve planlı rehabilitasyon.
Diğer tarafta plansız betonlaşma, park adı altında artan sert zeminler ve imar baskısı.
Elbette madencilik denetlenmeli.
Elbette çevre hassasiyeti en üst düzeyde olmalı.
Ama çevrecilik seçici olmamalı.
Eğer gerçekten doğayı korumak istiyorsak;
Betona da, yanlış imara da, amatör uygulamalara da aynı cesaretle karşı çıkmalıyız.
Enerjiye karşı slogan atarken, beton mikserine sessiz kalmak çevrecilik değildir.
Muğla’nın ihtiyacı bağırmak değil;
Bilimle, planlamayla ve sorumlulukla hareket etmektir.

