Yıllar önce Ankara’da gazetecilik yaptığım dönemde, Yekta Güngör Özden’in Anayasa Mahkemesi Başkanlığı’ndan ayrılmadan çok kısa süre önce düzenlenen basın toplantısına katılmıştım. Bir demokratik kitle örgütünün Cinnah Caddesi üzerindeki genel merkezinde düzenlenen toplantı, daha çok Özden’in gazetecilerle söyleşmesi, dertleşmesi niteliğindeydi. O sırada pek de tanımadığımız, meslekte yeni olduğunu varsaydığım bir gazeteci, Özden’e şimdi tam anımsayamadığım, rahatsız edici, saçma ve yanlı bir soru sordu. Özden, şöyle bir yanıt verdi: “Arkadaşlar, hep hukukçulardan, yargıçlardan adaletli olmaları beklenir. Oysa, adaletli davranması gereken meslek grupları arasında gazeteciler de vardır. Sizler, özellikle haber yaparken adaletli olmalısınız. Ama, özel yaşamınızda, sevgilinizle ilişkinizde bile adil olmalısınız.” Bu sözlerden çok etkilenmiştim ve üzerinde uzun uzadıya düşünüp, yorumlayıp, kendi yaşamımda ne ölçüde uygulayabildiğimi hep sorgulamışımdır.
Bize daha üniversite eğitimimizin ilk yıllarında “Temel Gazetecilik” dersinde öğretilen iki önemli ilkeyi, yalnızca mesleğimde değil, yaşamımda da hep uygulamaya özen göstermişimdir: Bir haberin doğruluğunu en az iki kaynaktan sına; tartışmalı bir konuda, karşı tarafın da görüşlerini alabiliyorsan al, ona da söz hakkı ver.
Köşe yazısı yazarken, yorum yaparken, kendi görüşlerinize yer verebilirsiniz; ama, habercilikte nesnellik (objektiflik) en temel ilkedir. Habere giderken, haber yaparken ve yazarken önyargılardan soyunmuş olmalısınız. Yazılı ve sözlü olarak bildirdiğiniz “Gerçek”leri, ortalama bir zeka seviyesindeki kişinin anlayacağı biçimde aktarmak durumundasınız. Basın – Yayın alanında çalışmayı, insanlara bilgi ve haber vermek; (diğer yandan basının “Toplumun bilgi ve kültür düzeyini yükseltmek” işlevine uygun çalışmalar yapabilmek); özetle, “Yararlı olmak” amacıyla seçen bir gazeteci olarak, bunu büyük ölçüde başardığıma inanıyorum. Nesnellikle birlikte, vicdanın sesine kulak vermek ve empati kurabilme yetenekleri de her iki meslekte ve yaşamda, olabildiğince adil kararlar vermeye ve davranmaya katkıda bulunuyor.
Basın, demokrasinin “Güçler Ayrılığı” ilkesinde “Dördüncü Güç” olarak nitelendirilir. Yani; “Yönetilenler adına yönetenleri denetler”. Çağdaş hukuk devletlerinde ve ülkemizde, Sayıştay, Yargıtay, Anayasa Mahkemesi gibi “Üst Mahkemeler”e de benzer görevler verilmiştir. Türkiye’de son 20 yıl içinde güçler ayrılığı ilkesinden uzaklaşıldığı ve demokrasinin olmazsa olmazı, Yasama, Yürütme ve Yargı organlarının doğru düzgün çalışamadığı süreçler yaşanıyor. Yürütmenin başının, Cumhurbaşkanını bile yargılayabilecek Anayasa Mahkemesi (Yüce Divan) kararlarını hiçe saydığı; basın sektöründe yaşanan olumsuzluklar (Devletin yayın kanalı dahil, ‘yandaş medya’nın siyasi iktidarın borazanlığını yapması, dürüstçe mesleğini yapan gazetecilerin işini yaptığı için ya da işini yapamasın diye tutuklanması) bir yana; sosyal medyanın basının işlevini üstlendiği, ama onun bile çeşitli biçimlerde susturulmaya çalışıldığı bir ülkede, demokrasi, hukuk, adalet uygulanabilir mi!
Toplumun vicdanı olmak…
Normalde, kendisini toplumun vicdanı yerine koyarak, işini yapması gereken hukukçular (özellikle de savcılar ve yargıçlar), gazeteciler, nesnel ve adil davranmak zorundadırlar. Nasıl bir gazetecinin yaptığı yalan yanlış haber, kişisel bağlamda saygınlığı yerle bir edip, birini suçlu konuma düşürebilirse; beş para etmez birini de olduğundan farklı göstererek, yüceltebilir. Toplumsal bağlamda; anarşiye, yağmaya, talana, korkuya, histeriye, yanılgılara, hatta savaşa neden olabilir. Tarihte bunun örnekleri çoktur. Nadiren vicdan daha sonra devreye girdiğinde, “Aslında bombalanan hastaneler bir film seti gibi hazırlanmıştı, yaralılara da öyle görünmeleri için makyaj yapılmıştı” diye açıklamada bulunan da; Pulitzer ödülü için, bir çocuğun akbabalara yem olmasına göz yumup, sonradan intihar eden de oldu… Hukukçular için, vicdan muhasebesi konusu bence daha da ağırdır. Hakim kalem kırdığında, idam edilen – suçsuzluğu anlaşılsa da – geri getirilemez (Bu nedenle, idam cezasına karşıyım.) Diğer yandan; iyi halden, aftan yararlanarak serbest kalan caninin aldığı can da geri gelmez.
Yargıç bir yakınımın Hukuk Fakültesi’ndeki öğretmenlerinden biri, “Herşey bitip, hüküm verdiğinizde, şöyle bir geriden durup bakın, terazinin kefeleri dengede mi, eşitlendi mi? Verdiğiniz karar, toplum vicdanını rahatlatıyor mu?” şeklinde ifade edermiş adaleti yerine getirmeyi…
Herkes için adalet…
FETÖ’cülerin etkili olduğu dönemde süren kumpas davalarına benzer süreçlerden geçiyoruz. Yargı ve cezanın uygulanması aşamalarında; Nasrettin Hoca fıkrası gibi; kişiye önce eşeğini kaybettirip, sonra buldurarak insanları sevindirip, rahatlatıyorlar (Suçsuz olsa bile az bir cezayla yırttığına ya da aylar, yıllar sonra tahliye edildiğiyle avunurken); ardından, sevinçlerini kursağında bırakacak şekilde yeniden özgürlüklerini, haklarını ellerinden alıyorlar insanların… Yarbay Ali Tatar’ı böyle intihara sürüklemediler mi? İnsanların direncinin, cesaretinin, dirayetinin, güveninin, sabrının, inancının kırılmasına, sağlığının bozulmasına neden olabilecek bunca şeyin hakkaniyetle, vicdanla, adaletle, dinle, insanlıkla bağdaşan yanı var mı?
Eskiden devlet memurları için geçerli olan; “Biat edip, makamı korumak ve terfi almak mı; hakkaniyetli davranıp, sürülmek ya da meslekten ihraç edilmek mi?” şeklindeki “Demokles’in kılıcı”, artık hakimlerin ve savcıların üzerinde de sallanmaktadır. Yıllarca herkesin hakkını korumak, mağdurun sesini duyurmak için çalışan gazeteciler ise, belki de kendi haklarını korumaktan en aciz meslek topluluğunun üyeleridir. Kendimden biliyorum; yıllarca gecesi gündüzü tatili olmayan zor çalışma koşullarında, kadrosuz, sigortasız, hatta maaşsız (şimdilerde de genelde asgari ücretle) çalışan gazeteciler, işsiz kalma kaygısına ek, gerçekleri anlattığı için tutuklanma endişesiyle karşı karşıya…
Yalnızca hukukçular ve gazeteciler değil; yöneticiler, siyasetçiler, öğretmenler, öğrenciler, hekimler, ev kadınları, esnaf, tüm yurttaşlar, “Fikri, irfanı ve vicdanı hür” olmadan, sağlıklı düşünüp, konuşup, davranamaz; doğruyu yanlışı ayırt edemez; kendisine ve başkasına dürüst ve adil olamaz; doğru düzgün görevini yapamaz; kendini gerçekleştiremez (yaşam amacını bulup, ona uygun bir yol izleyemez). Adalet herkese lazım.

