“Yirmi adam olsun, yirmi sorunu yirmi günde çözerim.”
Bu cümleyi ilk duyanların bir kısmı tebessüm eder. Bir kısmı ise “Abartı” diyerek geçer. Oysa bu sözün gücü, matematiğinde değil; verdiği mesajdadır.
Çünkü mesele yirmi kişi değildir.
Mesele, o yirmi kişinin kim olduğudur.
Bugün yaşadığımız birçok sorunu konuşuyoruz. Bozuk yolları, düzensiz şehirleri, yavaş işleyen bürokrasiyi, bitmeyen projeleri, plansızlığı, çevre kirliliğini, liyakat tartışmalarını…
Peki hiç şu soruyu kendimize sorduk mu?
Gerçekten sorunlarımız mı fazla, yoksa sorunları sahiplenen insanlarımız mı az?
Bir şehir düşünün…
Sorunları herkes biliyor. Esnaf biliyor, vatandaş biliyor, gazeteci biliyor, muhtar biliyor, yöneticiler biliyor.
Ama bilen çok, çözen az.
Çünkü sorunları konuşmak kolaydır.
Zor olan, masaya oturup “Bu işi ben çözeceğim.” diyebilmektir.
İşte o söz tam da bunu anlatıyor.
“Yirmi adam olsun…”
Yani dürüst olsun.
Çalışkan olsun.
İşini bilen olsun.
Bahane üretmeyen olsun.
Koltuğunu değil, şehrini düşünen olsun.
Makamın arkasına saklanmayan, sorumluluğun önüne geçen insanlar olsun.
O zaman göreceksiniz ki yıllardır çözülemeyen birçok mesele aslında o kadar da karmaşık değildir.
Çünkü bazı sorunlar teknik değil, yönetim sorunudur.
Bazıları bütçe değil, koordinasyon sorunudur.
Bazıları imkânsızlık değil, ilgisizlik sorunudur.
Ve bazıları da cesaret sorunudur.
Ne yazık ki bizler yıllardır sorunları büyütmeyi öğrendik.
Çözümleri büyütmeyi ise unuttuk.
Bir çukur aylarca kapanmıyor.
Bir kaldırım yıllarca düzeltilmiyor.
Bir park bakımsız kalıyor.
Bir proje raflarda tozlanıyor.
Sonra bunların hepsi normalleşiyor.
İşte en büyük tehlike de burada başlıyor.
Sorunların kendisi değil…
Sorunlara alışmak…
Bir toplum, çözülemeyen sorunlardan önce, çözülmeyeceğine inandığı gün kaybetmeye başlar.
Çünkü umut, harekete geçen insanların omuzlarında yaşar.
Bugün etrafımıza baktığımızda çok sayıda yetenekli insan görüyoruz.
Mühendislerimiz var.
Öğretmenlerimiz var.
Esnafımız var.
Sanayicimiz var.
Akademisyenimiz var.
Gençlerimiz var.
Ama onları ortak bir hedef etrafında buluşturabiliyor muyuz?
Asıl soru budur.
Bir orkestrada dünyanın en iyi müzisyenleri bile aynı notaya bakmıyorsa ortaya gürültü çıkar.
Ortak hedef olmadan başarı gelmez.
Şehirler de böyledir.
Sadece belediye ile gelişmez.
Sadece kaymakamla gelişmez.
Sadece milletvekiliyle gelişmez.
Şehir, herkes aynı yöne baktığında gelişir.
Bir gazeteci haber yaparken…
Bir öğretmen öğrenci yetiştirirken…
Bir esnaf dükkânını açarken…
Bir mühendis proje çizerken…
Bir genç fikir üretirken…
Hepsi aynı şehre katkı sunuyorsa işte o zaman kalkınma başlar.
Çünkü şehir dediğimiz şey, binaların toplamı değildir.
İnsanların ortak emeğidir.
Bugün birçok kurumda en büyük eksiklik bilgi değildir.
Sahiplenme duygusudur.
“Ben yapmazsam başkası yapar.” düşüncesi büyüdükçe, sorunlar da büyür.
Oysa tarih bize başka bir şey söylüyor.
Dünyayı değiştiren insanlar, kalabalıklar değildi.
Sorumluluk alan küçük ekiplerdi.
Bir avuç insan, bir ülkenin kaderini değiştirebildi.
Bir avuç bilim insanı insanlığın yönünü değiştirdi.
Bir avuç girişimci dünyaya yeni teknolojiler kazandırdı.
Demek ki mesele sayı değil.
Nitelik…
Kararlılık…
İnanç…
Ve birlikte hareket edebilme becerisi…
Belki de bugün en çok ihtiyaç duyduğumuz şey budur.
Birbirimizi eleştirmek yerine birbirimizi tamamlamak…
Eksik aramak yerine çözüm üretmek…
Seyirci olmak yerine sorumluluk almak…
Çünkü hiçbir şehir, tribünden alkışlayanlarla büyümedi.
Sahaya inenlerle büyüdü.
Belki sizin de aklınızda yıllardır çözülmesini istediğiniz bir sorun var.
Belki her gün önünden geçtiğiniz bozuk bir yol…
Belki değerlendirilmeyi bekleyen tarihi bir yapı…
Belki gençler için eksik kalan bir sosyal alan…
Belki de kimsenin sahip çıkmadığı bir fikir…
Kendi kendinize şu soruyu sorun:
“Ben bunun neresindeyim?”
Çünkü değişim her zaman bir kişinin attığı ilk adımla başlar.
Bugün hepimizin şikayet ettiği şeyler var.
Ama yarın çocuklarımız bize şunu soracak;
“Siz bunları görüyordunuz. Peki değiştirmek için ne yaptınız?”
İşte o gün vereceğimiz cevap, yaşadığımız şehrin gerçek hikayesini yazacak.
Belki gerçekten yirmi kişi yeter.
Belki otuz…
Belki elli…
Rakamın hiçbir önemi yok.
Önemli olan; işini bilen, dürüst, birbirine güvenen ve bu şehri kendinden daha çok seven insanların bir araya gelmesidir.
Çünkü şehirleri kaderine terk eden sorunlar değildir.
Sorunlara sırtını dönen insanlardır.
Ve unutmayalım…
Bir şehir, onu sevenlerin omuzlarında yükselir.
Belki bugün tam da ihtiyaç duyduğumuz şey, yeni bir slogan değil; ayağa kalkıp “Ben de varım.” diyecek insanların çoğalmasıdır.
İşte o gün, yirmi günde çözülmeyen sorunlar bile birer birer çözülmeye başlayacaktır. Çünkü gerçek değişim, sayıların değil; sorumluluk alan insanların eseridir.

