Doğru söze şapka çıkarılır… Bu başlık benim değil Makina Mühendisi, İşletmeci, Sosyolog Doç. Dr. Mehmet GÜNLÜK’ün sosyal medyada yazdığı ve kaleme aldığı çok anlamlı olduğu için tam yazı yazarken okuma şansı bulduğum ve kendi yazımı salı güne bırakarak yayınlamak için aldığım ve sizlere aktaracağım ders niteliğinde bir makale.
Okumanız dileğiyle işte o yazı;
DEĞİŞMEYEN ZİHNİYETİN DEĞİŞMEYEN SİYASETİ
Toplumsal değişim ile siyasal değişim arasındaki ilişki ve toplumsal değişimin siyasal değişim üzerindeki etkisinin yönü ve şiddeti kavranmadan kurulan her beklenti, aslında kaçınılmaz bir hayal kırıklığının habercisidir. Çünkü siyaset, toplumun aynasıdır. Aynı kalan bir yüzün, aynadaki yansımasının değişmesini beklemek gerçekçi değildir.
Bizde sıkça karşılaşılan durum şudur: Toplumun değer yargıları, ahlak anlayışı, alışkanlıkları ve düşünme biçimi büyük ölçüde sabit kalırken; yalnızca siyasal aktörlerin değişmesiyle her şeyin düzeleceğine inanılır. Oysa bu, kökleri zayıf bir ağacın sadece dallarını budayarak sağlıklı meyve vermesini beklemekten farksızdır.
Toplumsal zihniyet dönüşmeden siyasal değişim mümkün değildir. Çünkü siyaset, toplumun zihinsel, kültürel ve ahlaki bir ürünüdür. Bir toplumun neyi doğru, neyi meşru, neyi kabul edilebilir gördüğü; doğrudan siyasetinin karakterini belirler. Eğer bir toplum:
▪️eleştirel düşünce yerine kör bağlılığı benimsiyorsa,
▪️liyakat yerine sadakati ödüllendiriyorsa,
▪️hukuku ilke değil araç olarak görüyorsa,
▪️çıkarı, adaletin önüne koyabiliyorsa,
▪️yanlışları “bizden” diye tolere ediyorsa,
▪️duygularını aklın önüne koyuyorsa,
ortaya çıkan siyaset de kaçınılmaz olarak bu değerler üzerinden şekillenecektir.
Maalesef toplumumuzda bu tabloyu somutlaştıran çok sayıda çarpıcı örnekler vardır. Kısa sürede kurulan ve güçlü bir programdan çok popüler araçlarla dikkat çeken bazı siyasi oluşumların seçimlerde hatırı sayılır oy oranlarına ulaşabilmesi; buna karşılık onlarca yıl süren siyasi mücadelesine rağmen oyunu yükseltemeyen partilerin varlığı, seçmen davranışının hangi değerler üzerinden şekillendiğini sorgulamayı gerektirir. Seçim öncesi miting meydanlarında dağıtılan dürümler, köfteler, kontörler, içecekler ve düzenlenen konserler; düşünceye değil, anlık tatmine ve duygusal yönlendirmeye hitap eden bir siyaset tarzının karşılık bulduğunu gösterir.
Benzer şekilde, toplumun önemli bir kesimi desteklediği liderlerle ilgili fikir değil, övgü bekler. Eleştiri, bir gelişim aracı olarak değil, bir tehdit olarak algılanır. Yeterince övülmeyen lider için duyulan öfke, aslında bireyin kendi aidiyetini sorgulamaktan kaçınmasının bir yansımasıdır. Bu durum, sadece siyasal değil aynı zamanda ahlaki bir meseledir; çünkü eleştiriye tahammülsüzlük, hakikatten çok bağlılığı önceleyen bir değer sistemine işaret eder.
Burada gözden kaçırılan önemli bir gerçek daha vardır: İktidardaki siyasetçileri sert biçimde eleştiren, kendilerini “alternatif” olarak sunan siyasi aktörler de, aynı toplumsal zeminin ürünüdür. Toplumun değerleri, beklentileri ve siyaset algısı değişmeden, bu aktörlerin yönetime gelmesi durumunda da köklü bir farklılık ortaya çıkması beklenmemelidir. Çünkü değişmeyen zihniyet, farklı isimler altında aynı siyasal pratikleri yeniden üretir.
Bu noktada “kolaycı ütopya” devreye girer. İnsanlar, kendi değerlerini ve ahlaki duruşlarını gözden geçirmek yerine, bir liderin ya da bir seçim sonucunun her şeyi bir anda değiştireceğine inanmak ister. Çünkü bu, zahmetsizdir. Sorgulamayı, yüzleşmeyi ve dönüşmeyi gerektirmez.
Siyasi figürler ise tam bu zeminde yükselir. Toplumun zaaflarını, korkularını ve beklentilerini kullanarak bir değişim algısı yaratırlar. Gerçek bir dönüşüm yerine beklenti yönetimi yapılır. Duygular yükselir, akıl geri plana itilir. Kalabalıklar oluşur; ancak bilinç ve ilke oluşmaz.
Sonuç ise değişmez, her zaman aynıdır:
Kazanan siyasetçi olur. Kaybeden ise umut eden, beklentiye giren ve sonunda hayal kırıklığı yaşayan toplum kesimleridir.
Çünkü değişmeyen bir toplumda, değişen yalnızca aktörlerdir; sahnelenen oyun aynı kalır.
Gerçek siyasal değişim, ancak toplumsal zihniyetin, değer yargılarının ve ahlak anlayışının dönüşmesiyle mümkündür. Bu dönüşüm; eğitimle, kültürle, bireysel farkındalıkla, adalet duygusuyla ve eleştirel düşünceyle inşa edilir. Uzun, zahmetli ve çoğu zaman konfor alanını sarsan bir süreçtir.
Toplum kendini değiştirmeden siyaseti değiştiremez. Değiştirdiğini sandığında ise, yalnızca oyuncuları değiştirmiş olur.
Bu yüzden asıl soru “kim yönetecek?” değil, “nasıl bir toplumuz ve neyi doğru kabul ediyoruz?” sorusudur.
Bu soruya dürüst bir cevap verilmeden, hiçbir siyasal değişim gerçek olmayacaktır.

