Kelime anlamı “güven içinde olmak, tasdik etmek, inanmak” olan iman, dinî bir terim olarak “Allah’tan alıp din adına tebliğ ettikleri kesinlik kazanan hususlarda peygamberleri doğrulamak, tasdik etmek ve onlara inanmak” demektir.
Aynı anlamda itikâd ve inanç kelimeleri de kullanılır.
İman; bir şeyi gönül huzuru ile benimseme, ona içten ve yürekten inanmadır. İslâm’a göre iman, Peygamber Efendimizin Yüce Allah’tan getirdiklerinin doğru olduğunu kabul edip, onlara gönülden inanmaktır.
Terim olarak iman genellikle “Allah’tan alıp din adına tebliğ ettiği kesinlik kazanan hususlarda peygamberleri tasdik etmek ve onlara inanmak” diye tanımlanır. Bu inanca sahip bulunan kimseye mümin, inancının gereğini tam bir teslimiyetle yerine getiren kişiye de müslim denir.
Kur’an-ı Kerîm’de iman kavramı 800’den fazla yerde geçer. İman etmeyi ve inananları nitelemek için “doğru söylemek” anlamındaki sıdk kökünün, ayrıca kalbin iman sayesinde huzura kavuşmasını ifade etmek için “şüpheden uzak olarak bilmek” manasında yakn (yakīn) kökünün türevleri (Bakara 2/4; Mâide 5/50) ve “huzur bulmak, güven duymak” anlamındaki itminan kavramı kullanılır.
Kur’an’da Allah’a, peygamberlerine ve âhiret gününe inananların, sâlih amel işleyenlerin kurtuluşa ereceği ve insanların bu konularda irade hürriyetine sahip kılındıkları anlatılır. İman kalbe atfedilen bir eylem olmakla birlikte cennet ehlini iman ve salih amel sahiplerinin teşkil edeceği belirtilerek (Bakara 2/82) imanla ilâhî emirlere uymak arasında sıkı bir ilişki bulunduğuna dikkat çekilir.
Yine Kur’an’da müminlerin Allah’tan başka bir tanrıya tapmamak, O’nun haram kıldığı cana kıymamak ve zina etmemek gibi yasaklara uydukları (Furkān 25/68), oruç tutmak, namaz kılmak, iyiliği emretmek ve kötülüğü engellemek gibi buyrukları yerine getirdikleri (Tevbe 9/112) belirtilir; böylece iradeye dayalı imanın ilâhî rızaya uygun amellerle tamamlanmasının gerekliliğine işaret edilir.
Neye, nasıl ve niçin inanıldığının bilinmesi yönünden imanın oluşumunda bilgi unsuru da önemli olmakla birlikte bilinen şeyin imana dönüşebilmesi için his ve kalp yoluyla benimsenmesi gerekmektedir.
Gelelim, iman etmenin öğretilmesi gereken çocuklarımıza… Kaç yaşında ve ne şekilde çocuklarımıza dini bilgiler verilerek, ayetlerin ezberlenmesi istene bilinir?
Din eğitiminin bu yöntem üzerine kurgulanması çocuğun gelişimine de aykırıdır, sonuçları pasif, itaatkâr, sorgulamayan, neden-sonuç ilişkisi kuramayan bir bireye dönüştürecektir.
Erken yaşta din eğitiminin çocuklarda korku, kaygı, güvensizlik, itaat, neden-sonuç ilişkisi kuramayan bireylerin yetişmesine neden olabileceği, en erken din eğitiminin çocuğun da rızası alınarak 12 yaşından itibaren verilmesi gerekir. Ayrıca okul öncesi eğitimde din eğitiminin verilmesi sadece Çocuk Haklarına Dair Sözleşmesinin 12. 14 ve 36. maddeleri ile değil Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının 24. Maddesi ile de çelişmektedir.
Okul öncesi öğretim programında çocuğun gelişim düzeyi dikkate alınarak din, ahlak ve değerler eğitimi yer almalıdır.
Okul öncesi eğitimde din, ahlak ve değerler eğitimi olmalı mı?
Okul öncesi eğimde din, ahlak ve değerler kavramlarının hepsinin bir arada ele alınması mümkün değildir. Çünkü ahlak ve değer kavramları dinden bağımsız, evrensel ve normatiftir, ancak her dinin de kendi ahlaki ve değerler sistemi vardır.
Türkiye’de uygulanan okul öncesi eğitim programında ulusal ve evrensel değerleri kapsayan kazanımlar mevcut ve hali hazırda da uygulanmaktadır. Eğer bu madde ile asıl amaçlanan din eğitimi ise bunun çocuğun gelişimine uygun olmadığını, çocuk hakları bağlamında ihlallere yol açacağını, pedagojik olarak uygun olmayacağını aynı zamanda da psikolojik sonuçları olacağı göz ardı edilmemelidir.
Dolayısıyla eğer bir din eğitimi verilecekse, ki onun da çocuk haklarını gözetecek bir şekilde verilmesi gerekiyor, 12 yaşından sonra verilmeli, okul öncesi dönemde yani 3-5 yaş arasında verilmemelidir. Çünkü 3-5 yaş aralığındaki çocuklar gelişimsel olarak soyut düşünme olgunluğuna erişmemiş, somut ve tamamen duyuları aracılığı ile edindikleri deneyimler bağlamında akıl yürütmektedirler.
Bu sebepledir ki gerek çocuk gelişimi kuramcıları gerekse de okul öncesi eğitim yaklaşımlarında duyulara önemli bir vurgu vardır. Burada biz yetişkinlerin sorumluluğu ve önceliği bilimsel referanslarla çocuğun gelişimini önceleyen bir yaklaşımı benimsemek ve çocuğun yüksek yararını gözetmektir. Çünkü 3-5 yaş aralığındaki çocuklar algılarını duyuları aracılığı ile inşa eden, akıl yürütme olgunluğu özelden özele olan, somut sınıflandırma ve ben merkezci düşünme becerisine sahip, dikkat süresi kısa olan çocuklardır.
Bununla birlikte 3-5 yaş arasındaki çocuklar sosyal ve duygusal olarak da özerk bir yaşantıya sahip henüz tam anlamıyla bağımsızlığını kazanmamış, bir grubun üyesi olma yetkinliğini yeni yeni geliştirmiş, kuralları üretme ve izlemede tam anlamıyla olgunluğa erişememiş çocuklardır.
Ayrıca dil gelişimi anlamında da sözcük dağarcığının yetişkine oranla zayıf, sözcüklerin anlamını bilme ve kavrama olgunluğu tam olarak gelişmemiştir. Çocuğun bu gelişimsel özellikleri dikkate alındığında 3-5 yaş aralığındaki çocuklara okul öncesi eğitimde “din” eğitiminin verilmesi uygun değildir.

