2/4
(Geçen makaleden devam)
Destana göre kağnıyı ilk bulana Oğuz Kağan “Kanglı” adını vermişti. Genelde öküzlerin nadir de olsa mandaların çektiği kağnılarda hayvanın boynu boyunduruğun iki yanındaki zelvelerin arasına sokulur ve boyunduruktan çıkmasın diye “zelve bağı” ile alttan birbirine bağlanırdı. Anadolu’da 19. yüzyılda yaygınlaşan at arabası ve 20. yüzyılda hayatımıza giren motorlu araçlar öncesinde iki öküzün çektiği kağnılar vardı ve yakın zamana kadar da kullanılırdı. Kurtuluş Savaşı’nın cephanesini taşıyan Fazıl Hüsnü’nün Elif’i gibi kahraman kadınların kağnıları, “bir nal” benzetmesindeki gibi “bir bağ” ile vatan kurtarmıştı.
Kaşgarlı Mahmud’un naklettiği “kuş kanadı ile Türk atı ile” atasözüne de yansıdığı gibi ömürleri at üstünde geçen Türkler arasında hem erkekte hem kadında bugünkü pantolonun atası sayılan ve yaygın adı şalvar olan iki paçalı giysiler tercih edilirdi. Gelenekte uçkur denilen “şalvar bağı” ise bugünkü pantolonun kemeri gibiydi ve geniş bir mecaz dünyası vardı. Çözülürse başka, bağlanırsa başka anlamı ve halk arasında “uçkuru gevşek”, “uçkuru düşük”, “uçkuruna sağlam” veya “harama uçkur çözmek” gibi onlarca deyimi vardı. Günümüzde kemerin bağlanması “takmak” fiili ile ifade edilse de çıkarmak için kullanılan “çözmek” fiilinin uçkurla bağı vardır.
Eskiden kâğıt para yoktu. Herkes beline sardığı kuşakta kese denilen madenî para, pul ve altın torbası taşırdı. Bunlar şimdiki sarrafların hediye ettiği küçük keselerin daha büyüğüydü ve ağzı bağlıydı. Para harcamak veya vermek “kesenin ağzını açmak” deyimiyle anlatılırdı. Aile büyükleri düğünde dernekte; devlet büyükleri cülusta sûrlarda kesenin ağzını açarlardı. Bugün de vermenin deyimi “kesenin ağzını açmak” değil midir?
Kadınların “iğ” veya “arşak” ile incecik eğirdikleri yün iplikle ördükleri atkı veya kaşkole halk arasında “boyun bağı” denirdi. Halk sonradan tanıştığı kravata argoda “medeniyet yuları”, günlük dilde “boyun bağı” derdi. “Eski köye yeni icat” olarak görülen kravata “medeniyet yuları” denilmesi eleştiri amaçlıydı. Mesela Osman Yüksel, sevmediği kravatı boynuna değil de beline bağlarken, bir Fransız tarihçinin bir dönem Hırvatların Osmanlı toplumu olmasını ima ederek “kravatı başımıza siz Türkler bela ettiniz” demesi ilginç bir “boyun bağı” hikâyesidir.
Âşık Reyhanî ile özdeşleşen “böyle bağlar/yar başını böyle bağlar” mısraları, şiiri ve hikâyesiyle eşarptan baş örtüsüne zengin bir baş bağlama geleneğinin kapısını aralardı. Özellikle genç kızlarda eşarbın altından bele doğru sarkan ince örgülü kırk beliğin ucu “saç bağı” ile bağlanır, “bugün ayın on dördü/kız saçını kim ördü” veya “saçları senden/saç bağı benden” diye başlayan türkülere ilham verirdi.
(Devam edecek)

