Türkiye’de İslam dinini referans alarak iktidara gelen siyasi parti döneminde hemen her kurumda ve toplumda görülen yozlaşmalar, haksızlıklar, yaşanan olumsuzluklar özellikle gençleri dinden soğuttu. Bilimsel veriler kendilerini DEİST ya da ATEİST olarak nitelendiren gençlerin sayısının hızla arttığını gösteriyor.
Benzer bir dönem, benim üniversitenin ilk yıllarını okuduğum 1980’lerin ortalarında da yaşanmıştı. Bazı ünlü, sanatçı, aydın kesimden kişilerin kiliselerdeki ayinlere katılıp, Hristiyanlık dinine geçtiğine ilişkin haber ve görüntüler basında sıkça yer alıyordu. Siyaset Bilimi öğretmenimiz Prof. Dr. Ahmet Taner Kışlalı (O zaman Doç. Dr. Ünvanını taşıyordu.) derslerinden birinde bu durumu tartışmaya açtı. Tartışmalar sonucunda ortaya konulan genel ve ortak kanı şuydu: Din toplumlar için bir gereksinim. Eğer laiklikten uzaklaşılarak, “Hoşgörü” dini sayılan İslamiyet, katı ve şekilsel kuralların dayatıldığı, çağdaş yaşamın ve toplumun gereksinimlerini karşılayamayan bir kuruma dönüşüyorsa, insanlar arayış içerisinde başka inançlara yönelip, onu benimseyebiliyor. O dönemde de rahmetli Uğur Mumcu’nun ortaya çıkardığı RABITA türü örgütlerin devletle iş birliği içinde olduğunu, Cumhurbaşkanı Kenan Evren’in bununla ilgili basın önünde kamuoyuna açıklamada bulunduğunu anımsarım… Türkiye’de kadim inanç sistemlerinden Tengricilik’in son yıllarda yükselişe geçmesi de rastlantı değil.
Günümüzde durum daha vahim. Kökü kazınamayan FETÖ denilen örgütlenmenin ya da başka dinci tarikat ve cemaatlerin toplumun, kamu kurumlarının içine, kılcal damarlarına dek sızdığı; kamu kurumlarıyla iş birliği içinde laikliğe, yasalara, kurallara, Anayasa’ya aykırı örgütlenme, eylem ve kuruluşlara izin verildiği; bunların çocuklara ve yetişkinlere, toplumun geneline, kamu kurumlarının işleyiş ve güvenirliğine zarar verdiği bir gerçek. Yıllardır bu tür dinci örgütlerin ve başlarındaki devrim yasalarıyla yasaklanmış çeşitli ünvanları kullanan kişilerin, çocuk, genç, yetişkin, kadın ve erkek demeden, pek çok kişinin cehaletini, çaresizliğini, yanlış inançlarını kullanarak, üstelik kendi günahlarına, sapkın, iğrenç alışkanlıklarına alet edip, para, mal, mülk edindiklerini basından, sosyal medyadan, anlatılanlardan biliyoruz.
SAPIKLIĞIN DİNİ, IRKI, MİLLİYETİ YOK
Türkiye’de kamu çalışanı, siyasetçi, gazeteci ve ünlülerin adlarının karıştığı uyuşturucu ve fuhuş skandallarına ilişkin haberler gündemi işgal etmişken, Uluslararası alanda Amerika Birleşik Devletleri (ABD) kaynaklı Epstein Dosyaları servis ediliverdi. Parallellik şaşırtıcı değil; zira bir ülkede ya da dünyada yaşanan olumsuzluğun tüm ülkeyi ve dünyayı etkilemesi kaçınılmazdır. Kaldı ki; Jeffrey Epstein ve Ghislaine Maxwell’in başını çekmiş olduğu; tüm cinsel suçları içeren iğrençliklere de dünya genelinde bulaşan birçok ünlü kişinin (Devlet başkanları, aristokratlar, ünlü şarkıcı, oyuncu, yazar, bilim insanları, din adamları…) farklı ülke, dinsel inanç, ırk ve milliyetleri olduğu görülüyor.
Bu olayları, aşırı güç ve zenginlikten sapıtmış, doyumsuz ve hazcı kişilerin yaşadığı ve yaşattığı iğrençlikler olarak nitelendirmek yetersizdir; eksik kalır. Bilgi ve geniş görüş sahibi kişiler, ikisi de Yahudi kökenli Epstein ve Maxwell’in, İsrail gizli servisi MOSSAD’a çalıştığını (Yaptırım uygulanabilecek şantaj malzemeleri toplayarak…) söylüyor.
Konunun ezoterik (İçrek) ve mistik (Gizemci) yönlerine hiç girmeyeyim… Ama, dünyada ve Türkiye’de yaşananların birçok kişiye,Tanrı ve din kavramlarını sorgulattığını, bazılarının inancını sarstığını biliyorum. “Allah / Tanrı varsa niye bunlara engel olmuyor; böyle şeyler yapanları neden cezalandırmıyor?” Sorularıyla sıkça karşılaşıyorum. İşte onlardan birine verdiğim yanıt şöyle:
“O zevk-ü sefa içinde sapıklıklar yapanların çok huzurlu ve mutlu bir ruha sahip olduğunu mu sanıyorsun? Neden çoğu uyuşturucu ve alkol de kullanıyor? Yaptıklarından bu kadar keyif alıyorsa, beynini uyuşturmaya ne gerek var? Tüm açgözlü ve bağımlı kimseler gibi; bunların da almalarının, yapmalarının, çalmalarının sınırı yok! Çünkü, yasa, kural, yasak, günah tanımayan; yalnızca nefslerinin buyruklarına uyan doyumsuz ve mutsuz varlıklar.
BUNCA KÖTÜLÜK VARKEN, İYİLİĞİ ÇOĞALTMALIYIZ
Hep söylediğim gibi; mutluluk belli koşullara bağlı olmayan; insanın sahip olup koruması gereken bir duygu durumudur. Dünya hayatında tam anlamıyla duyumsayamadığımız “Sevgi”; beraberinde hoşgörü, anlayış, merhamet getirir. Böyle insanlar başkalarıyla yardımlaşma ve dayanışma içerisinde bulunur. İyilik yapmak ve iyi insanların varlığından haberdar olmak, insanı mutlu ve huzurlu kılar. Başkaları öyle olmasa bile; bu duygulara sahip olup, buna göre davranmak; dürüst, erdemli, ilkeli olmak; bizleri güçlü, dengeli, olgun, mutlu yapar.
Bu bağlamda; son zamanlarda sıkça altını çizdiğim BİLİNÇ kavramına vurgu yapmak isterim. Bilinç; zeka, eğitim, akıl kavramlarından bağımsız, zihinle ilintili; yükseldikçe, kişiye bilgelik, anlayış, olgunluk kazandıran; vicdanının sesini daha fazla duyarak, ona göre davranmasını sağlayan farkındalık durumudur.
Yani bizler; bilincimize yükseltip, vicdanlı olmak, iyiliği yaymak, çoğaltmak zorundayız. Ben buna inanıyorum ve öyle olmaya gayret ediyorum. Tanrı, herkese gayretinin karşılığını verir.
Dünyayı cehenneme çevirmeye çalışanlar, cenneti mi yaşayacak sanıyorsun? Cenneti yüreğinde duyumsayanlar; gerçekten sevgi, özveri, merhamet, iyilik yapma isteğiyle yaşayanlar ve davrananlardır.”

