Gülçin Erşen
  1. Haberler
  2. Yazarlar
  3. ELEŞTİRİLİYORUM ÖYLEYSE VARIM!

ELEŞTİRİLİYORUM ÖYLEYSE VARIM!

featured
0
Paylaş

Bu Yazıyı Paylaş

veya linki kopyala

“Felsefe” (Her ne kadar Düçhane Cündioğlu, bu sözcüğün başka dillerde karşlığı olmadığını söylese de ‘Düşünbilim’ bence karşılıyor.) Descartes’in “Düşünüyorum öyleyse varım” sözündeki gibi insanlığın varlığıyla bütünleşen bir kavram. Türkiye’de de felsefeciler ya da filozoflar ya yüceltilen ya da önemsizleştirilen kimseler arasında. Oysa, “Düşünen kafalara zararlı fikirler üşüşür, büyüklerimiz bizden iyi düşünür” sözüne inat, kafası çalışan herkesin, özellikle de siyasetçilerin felsefe öğrenmesi gerektiğini düşünürüm. Çünkü; “1- Felsefe insanın hakikati anlama, bilme ihtiyacını karşılar. 2- Felsefe eleştirel bakış açısı kazandırır. 3- Felsefe, insanı insan olma bilincine ulaştırır. 4- Sistemli, doğru, önyargısız ve saygı duyarak düşünmeyi öğretir.”

Bugün Fatih Altaylı’nın youtube kanalında “Boş Koltuk”u geçici olarak dolduran konuşmacılardan Düchane Cündioğlu’nu dinledim. Tek soruya verdiği uzun, çok yönlü, kapsayıcı ve öğretici yanıtıyla, yayının da yaklaşık yarım saatini doldurdu. Düçhane Cündioğlu’nu ilk kez 2012 senesinde Haber Türk’te yayımlanan Pelin Çift’in sunduğu “Öteki Gündem” programında keşfetmiştim. (Pelin Çift TRT’ye transfer olunca, programı bir süre Cansu Canan sundu. Beğenerek izlediğim, bağımlısı olduğum bu televizyon programının benzerleri de, başka kanallara transfer olan sunucuları da aynı tadı vermiyor. Dolayısıyla, izlemiyorum artık.) “Sağcı” olmasına karşın, 12 Eylül döneminde tutuklanarak işkence gören ve 4 yıl cezaevinde yatan bu düşünür, o sıralar Yeni Şafak’ta köşe yazıyor ve Boğaziçi Üniversitesi’nde Felsefe Dersi veriyordu. Görüşlerinden ve onları anlatma biçiminden o denli etkilendim ki; o zaman da hakkında bir yazı yazmış ve “Sanat ve Felsefe” adlı kitabını almıştım. (Sanat ve Felsefe,  E. H. Gombrich’in “Sanatın Öyküsü” yapıtından izler taşısa da, sanat ve felsefeye ilişkin kendi özgün düşüncelerini beslemek isteyenlere önerilebilecek bir kitap.)

TÜRKİYE’DE FELSEFE YAPMAK…

Cündioğlu, Türkiye’de niçin felsefenin gelişmediğini, “Özgürlük” ve “Eşitlik” kavramları bağlamında açıklarken, Türkiye’de özellikle de günümüzde bazı kesimlerin kendisi gibi düşünmeyenleri “düşmanlaştırmasını” eleştirerek, sağlıklı bir tartışma ortamının bulunmadığı yerlerde felsefenin de ortaya çıkıp, gelişemeyeceğinin altını çiziyor.

Oysa, benim de savunduğum gibi; birini tartışmaya ve eleştirmeye değer görmek, ona verdiğiniz kıymet ve lütuf anlamındadır. Henüz 20’li yaşlarımın başındayken, insanların niye toplumsal bir varlık olduğunu, sürekli yalnız yaşayamayacağını, sosyalleşme gereksinimi duyduğunu irdelerken, “Bizler kendi varlığımızı, karşımızdakinde algılarız, karşımızdakiyle duyumsarız.” gibi bir laf etmiştim. Cündioğlu da “Karşıt görüşler olmadan bizim görüşümüzün kıymeti yoktur; karşıt olanı yok edersek, kendimizi de yok etmiş oluruz” şeklinde benzer bir önerme getiriyor.

İşte bu nedenle, bir kişiye olumsuz eleştirilerde bulunmanız; onu, düşüncelerini önemsediğinizi; öfke ve nefret ile tehdit ve hakaret etmeniz, aslında biraz da ondan korktuğunuzu gösterir. Birini değersizleştirmenin en doğru yolu; onu yok saymaktır. Ben “kötü” saydığım kişilere karşı bu tavrı gösterebiliyorum artık. Günlük yaşamda, bu durum “Tavşan dağa küsmüş, dağın haberi olmamış” sözüyle geçiştirilebilir. Ama, bir ülkede önemli konumdaki biri, koltuğunu baskı, korku ve güç unsuru olarak korurken, halkının büyük bir kesimince saygı duyulmayan, güvenilmeyen, istenmeyen kişi sayılıyorsa; başka bir devletin ‘Güçlü’ lideriyle görüşerek ‘Meşruiyet’ kazandığı avuntudan öteye geçmez. Onun kendi ülkesinde geçerliliği, yasallığı, önemlilik derecesi, yaptıklarının ve söylediklerinin kayda değer olup olmadığı, o ülke halkının hem olumlu hem de olumsuz tavrıyla yansıtılır.

MOZAİK Mİ AŞURE Mİ?

Eğer o ülkede demokrasi, düşünce ve ifade özgürlüğü varsa; felsefenin vardığından da söz edilebilir. Hak ve özgürlükler, diğerlerinin hak ve özgürlükleriyle sınırlıdır kuşkusuz. Yasalar ve kurallar çerçevesinde hakça (adil) belirlenen haklar ve özgürlükler, toplumsal çeşitlilik barındıran ülkelere kültürel, sanatsal, düşünsel, bilimsel zenginlik kazandırır.

Aslında Türkiye coğrafyası buna elverişli bir yapı. Ülkemizdeki etnik çeşitlilikle ilgili yapılan “Mozaik” benzetmesini, ben de beğenmiyorum. Bu benzetme, daha çok Batı toplumlarında, birbirine yakın (hatta bitişik) yaşayan, ama karışmayan; birbirinin içine geçmeyen kesimlere uyuyor. Türkiye için, Cündioğlu, benim de severek yaptığım bir benzetmeye başvuruyor: Aşure. Uygun kıvam ve lezzete gelmesi için, çok farklı ürünleri ve tatları dozunda barındırarak, yeterince pişirilerek helmelenmiş nefis bir yiyecek. Ürünlerden biri daha fazla ya da eksik olsa, az ya da çok pişse, istendiğini gibi olmaz. Aşurenin içindeki her bir ürünün değeri, varlığı tartışılmaz; biri diğerinden üstün tutulmaz ve ayrıştırılmaz. Cündioğlu’na göre; Türk toplumu da böyle olmalı. Bu özelliğini korumalı.

Türkiye’deki siyasal sistem ve siyasetçiler de bu niteliğe uygun olmalı. Hangi etnik topluluğa ait hissederse hissetsin, kendisini ve diğerlerini aşurenin vazgeçilmez ve eşit değerdeki unsurlarından; ülkeyi oluşturan farklı renk ve lezzetlerden biri olduğunun bilinciyle görev yapmalı, yönetmeli.

 

NOT: Yazıda anılan videonun bağlantısı:

ELEŞTİRİLİYORUM ÖYLEYSE VARIM!
0

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

0/30 karakter


Notice: ob_end_flush(): Failed to send buffer of zlib output compression (1) in /home/milasciz/public_html/wp-includes/functions.php on line 5481