Milas. Kağıt üzerinde 150 bin kişilik, gerçekte 300 binin yaşadığı bir şehir. Kayıtsız hayatların, kayıtsız yapılarda sürdüğü bir coğrafya. Kentsel planlama kelimesi bir afişte kaldı burada. Şehir büyüdü, ama omurgası çürük kaldı.
Etrafındaki binalar gösterişli olabilir. Ama çoğu bırak bir mühendisi, bir ustanın elinden çıkma bile değil. 1980 öncesi inşa edilmiş yapılar hâlâ ayakta. Hâlâ içinde insanlar yaşıyor. Hâlâ kira alınıyor. Hâlâ satılıyor. Hâlâ “güvenli” deniyor…
Ve o an geliyor.
Yatak odasındaki avize sarsılıyor. Alt kattaki çocuk ağlıyor. Eşyalar devriliyor. Duvar çatlıyor. Balkonun camı patlıyor. Bir saniye bile değil; bir anda, her şey. Yer ayağın altından kayıyor. Evin hareket ediyor. Sen, önce olduğun yerde çakılı kalıyorsun.
Koşuyorsun. Merdivenleri inerken korkuyorsun ama duramıyorsun. Apartmandan çıkınca ilk gördüğün şey toz. Tozun içinde çığlıklar, sirenler, ezilmiş bir araba. Yan bina çökmüş. İçinden bir el uzanmış. Kımıldamıyor.
Telefonu çıkarıyorsun. Ekranı sapasağlam. Ama şebeke yok. Elektrikler de gitmiş. Çünkü operatörler bu senaryo için hiç yatırım yapmadı. İhale kovaladılar. Reklam verdiler. Ama baz istasyonlarını güçlendirmediler… Çünkü bu şehirde bir gün böyle bir şey olur diye düşünmediler. Ya da düşündüler ama öncelik vermediler.
Aklına geliyor: Belediye ve İnşaat Mühendisleri Odası binanı denetlemişti. Sene 2023’tü. Evet… Geldiler. Sordular. Not aldılar. Gittiler. Sonuç? Paylaşılmadı. Açıklanmadı. Sessiz kaldılar. Şimdi anlıyorsun ki bina hakkında hiçbir fikrin yok. Sağlam olduğunu sandın çünkü bir şey demediler.
Hastaneye gitmek istiyorsun. Ama gidemezsin. Çünkü yollar dar. Çünkü senelerdir Milas’ın yolları plansız. Çünkü acil ulaşım planı yok. Çünkü hastane şehrin en yüksek noktasına yapıldı. Depreme dayanıklı mı? Evet. Sismik izolatörleri var. Ama ulaşmak bir işkence. Kilometrelerce yokuş. Yürüyerek. Tırmanarak. Ambulans çıkamaz, yollar tıkalı. Sen de çıkamazsın. Yine de deniyorsun. Ama yürüyorsun. Çünkü bir tanıdık orada. Çünkü belki de bir canı kurtarırsın diyorsun. Yol o kadar dar ki… 3 araç gelince tıkanmış. Yürüyerek ulaşıyorsun. Kilometrelerce yokuş çıkarak… Aklı olan buraya hastane yapar mı diyorsun? Yapılmış işte niye sorguluyorsun? Bahçeye çıkarılmış yaralılar, serum bekleyenler, sedyenin üzerinde ağlayan çocuklar… Ve doktorların yetersiz kaldığı, hemşirelerin bağırarak koordinasyon kurmaya çalıştığı anlar. İlk helikopter geliyor. Ama sadece bir yaralı için. Bir kişiye bir helikopter…Peki ya binlerce depremzede nasıl kurtulacak?
Gümüşkesen Mezar Anıtı yıkılmış, Baltalıkapı yıkılmış, Uzunyuva yıkılmış. Euromos yıkılmış. Yıkılsın… Bize faydası da yoktu zaten. En son ne zaman turist gördüğünü hatırlamıyorsun bile…
Yeniden evin önüne geliyorsun. Arabanın içine oturuyorsun, ısınmak için motoru çalıştırıyorsun. Ama depoyu doldurmamışsın… Yakıt yok. Yollar Milas’tan kaçmak isteyenlerle dolu. Bir yolunu bulup, elindeki bidonla benzinliğe yürüyorsun. Benzinliğe vardığında tabelada sadece üç harf kalmış: “YOK”.
Sıradakiyle konuşuyorsun. “Ne demek yakıt yok?”
Pompacı omzunu silkiyor.
“Tonlarca yakıtı bir anda mı sattınız?” diyorsun.
“Fiyat artışlarını hatırla kardeşim, ambulansa bile vermemiştik.” diyor.
Derken bir ses. Su sesi. Akgedik ve Geyik Barajları yıkılmış. Ben demiyorum. AFAD’ın İl Afet Azaltma Planı diyor. Risk var. Taşkın riski. Çok şükür; bulunduğun yeri çok etkilemiyor. Burası böyleyse, köyler? Sahi, yardım önce hangi köye ulaşacak. Arama çalışmaları hangi köyden başlayacak? Az değil 114 köy. Onların da mahalleleri…
‘Gideyim bir yeşil alana belki yardım gelir’ diyorsun. Nereye gideceksin? Salı Pazarı’na mı yoksa cumartesi pazarına mı? Senden önce kapıldı. Çadırlar kuruldu. Geç kaldın. Doğru düzgün yeşil alan yok. Park istersen çok… Çocuk parkı… Sallanırsn artık. Ama istersen Sodra’ya çıkabilirsin. Bir ihtimal yardım gönderirlerse seni Sodra’da arayıp, bulurlar emin ol.
Sabah oluyor. Gün ağarıyor ama şehir kararıyor. Yardım hâlâ yok. Ekmek yok. Temiz su yok. Umut yok. Çöp toplanmamış, yollar kapanmış.
Ve sen, o sabah kendine bakıp şu soruyu soruyorsun:
“Ben buna hazır mıydım?”
Cevap açık.
Hayır.
“Anne!” “Baba!” “Buradayım!” sesleri.
Ama kimse duyamıyor. Çünkü enkaz başında organize bir ekip yok.
AFAD ulaşılamıyor, itfaiye çıkamıyor, sağlık ekipleri yok çünkü onlar da depremzede.
Ya da yollar yok. Zaten yoktu. Artık hiç yok. Gerçekten yok. Milas’ta yol yok. Muğla yolu kapalı. İzmir yolu kapalı. Havalimanı ve Bodrum yolu kapalı. Deniz yolu kapalı.
İlk yağmacılar beliriyor. Market camları kırılıyor. İlk çalınan şey su değil; televizyon. Çünkü bazıları için bu sadece bir “fırsat.” Evlerin kapıları zorlanıyor. Işık yok, elektrik yok. Karanlık içinde pusuda bekleyenler var. Zaten böyle olacağı belliydi. Muğla’da sadece polis 2023’te 25 bin şüpheli yakalamış. Peki jandarma? Peki bu kadar insanı tutacak bir cezaevi var mı?
Sonra sabah oluyor. Duvardaki çatlak büyümüş. Mahallede sessizlik var. Ekmek yok. Su yok. Umut yok. Ama biri yüksek sesle bağırıyor: “Kim yardım edebilir, elimde ilk yardım çantası var!” Bir fırıncı dükkanının camını açıyor, “Yarısı yanık ama ekmek var!” diyor. Milaslılar bir araya gelmeye başlıyor.
O an anlıyorsun: Herkes yalnız değilmiş. Ve bu şehir, sadece taş duvarlardan oluşmuyormuş. Bu şehir, yıkılsa da ayağa kalkmayı bilen insanların şehriymiş.
Birkaç tavsiye…
– Deprem öncesi su, konserve, pil, el feneri, yedek kıyafet, ilaçlar, önemli belgelerin fotokopisi, powerbank gibi temel ihtiyaçları içeren bir “deprem çantası” hazırda bulundur.
– Ailene yaşadığınız yerdeki AFAD tarafından belirlenmiş toplanma alanını göster ve orada buluşma planı yap.
– Aile içinde deprem anında nerede çömelip korunacağınızı ve nasıl tahliye olacağınızı prova et.
– Telefonun çalışsa bile veri ve güç tasarrufu için sadece SMS kullan. Hattın meşgul çalmasın.

