Bayram geldi… Ama sahiden “geldi” mi? Yoksa sadece takvimde bir yaprak mı düştü? Bazı zihinlere, bazı mahallelerin dar sokaklarına uğramayı unuttu sanki bu kez.
Bilir misiniz, bizim atalarımızda bayram temizliği öyle salondan, mutfaktan başlamazdı. Önce sokaktan başlanırdı. Sokak temizlenecek ki, içeriye dışarının tozu girmesin. Müthiş bir felsefe değil mi? Temizliğin de, ahlakın da, eğitimin de ancak toplumla el ele verilirse korunabileceğini biliyorlardı.
Peki, ya şimdi? Bugün bizim toplum bilincimiz, kendi evimizin kapı eşiğinde bitiyor.
* Çocuk sokakta sahipsiz,
* Kadın sokakta savunmasız,
* Can dostlarımız her türlü tehlikeye açık…
Biz ise çelik kapılarımızı üstümüze örtüp, kendi steril dünyamızda “güvende” olduğumuzu sanıyoruz.
Mazgallar ve Merhamet
Bugün yağmur öncesi eğilip mazgalları temizleyen 65 yaşındaki bir teyzeyi görsek, “İşi gücü yok, sosyal medyaya poz veriyor herhalde” deyip geçeriz. Oysa o teyze bizden çok daha fazlasını görüyor: “Yağmur yağarsa, bu mazgal tıkalıyken bir çocuk yatağında boğulmasın!” diye dertleniyor. İşte o dert, bayramın ta kendisidir.
Dostum, kabul edelim: Bencilleştik.
Başkalarının evlatlarının emeğini kendi çocuğumuzun ikbali için harcarken, liyakati sadakate kurban ettik. Düşük gelirliyi hesaba katmadan “biz iyiyiz ya” diye avunur olduk. Lüks bize yakışsın diye evimizi parlatırken, sokağın çamurunu görmezden geldik. Adaleti sadece kendimiz için istedik, astımıza bir “nasılsın” demeyi bile çok gördük.
Şimdi soruyorum: Bu bayram, koskoca ülkede kaç kişinin bayramı?
Çocukların şekerini ellerinden aldık, gençlerin hayallerini kilitli kutulara tıktık. Gelenekleri unuttuk, ananeleri bugüne taşıyamadık. Açık konuşalım; biz bugün hiç akletmiyoruz! Teknoloji akıllanmadı sadece aklımızı da aldı!
Gelenek mi, Alışkanlık mı?
Ramazan davulcusu, o meşhur top sesi… Eskiden toplumun ortak nabzıydı bunlar. Bugün ise cebimizde akıllı telefon, kolumuzda akıllı saat var ve her köşede çalar saat. Farkında değiliz: Geleneğin “ruhunu” yaşatmak yerine, sadece gürültüsünü bugüne taşıyoruz.
Neden mi? Çünkü araştırmıyoruz, geliştirmiyoruz.
Kültür yaşayan bir organizmadır; eğer bir ritüeli bugünün ihtiyaçlarına göre uyarlamazsan, o bağ zayıflar. Bunu kaçırıyoruz!
Davul sesi iftar çadırında neşeyle yankılansın, ama gece yarısı diş çıkaran bir bebeği veya yorgun bir genci, yeni uykuya dalan ertesi gün mesaisi olan yetişkini uykusundan etmesin. Adalet ve incelik, geleneğin özüdür. Düşünmek ve bulunduğu çağa empati ise gelenek aktarımının ilk basamağıdır.
Davul, tokmak, top, geldi de sele sepet nerede kaldı dersiniz?
Sele-Sepet: Boş Kalan Gönül Sepetlerimiz
Sahi, nedir bu “Sele-Sepet” merak edeniniz varsa; sadece bir fener alayı değil, sokağın kalbinin birlikte atmasıdır. Ramazan’ın tam ortasında çocukların ellerinde fenerlerle kapı kapı dolaşıp maniler söylediği, komşunun komşuya gönlünü açtığı, paylaşmanın en çocuksu, en masum halidir. Bizim bugün en çok ihtiyacımız Sele-Sepet, bir mahallede kimin aşı kaynıyor, kimin ışığı sönük kalmış anlamanın, dayanışmayı neşeyle harmanlamanın adıdır. Biz bu “sepetleri” boş bıraktıkça, toplumsal bağlarımızı da o boşluğa kurban ettik. Ama yöneticilerimiz “Sele sepet mi? O da neymiş?” diyecek kadar kopuk köklerinden. İşte bu yüzden kaybettik, bu yüzden unuttuk.
Bayram: Bir Farkındalık Çağrısı
Bayram, her şeyden önce bir farkındalıktır.
Sokakta tıkalı bir mazgaldan, yetim bir çocuktan, yalnız bir komşudan başlar. Önce görmek, sonra hatırlamak gerekir.
Ve sonra…
Eğer hâlâ yapabiliyorsak; bir kapıyı çalmak, bir yüzü sahiden güldürmek, kimsesizin kimsesi olmak…
İşte o zaman bayram, gerçekten “bayram” olur.
Bayramınız mübarek olsun. Gönlünüzden taşan iyilik, bir başkasının bayramı olsun.
Haydi, selametle…

