Müfit Demirkol

15 Temmuz

featured
0
Paylaş

Bu Yazıyı Paylaş

veya linki kopyala

(bölüm 3)

Türk Silahlı Kuvvetleri 2007’de Abdullah Gül’ün cumhurbaşkanlığı adaylığına karşı çıktı. TSK, 27 Nisan 2007 gecesi, resmî internet sitesinde bir bildiri yayımladı. Bu bildiri daha sonra “e-muhtıra” olarak adlandırıldı. TSK, cumhurbaşkanlığı seçim sürecine direkt olarak müdahil oldu.Bildiride, laiklik vurgulanarak hükümet açıktan uyarıldı. Ordunun, laik düzenin savunucusu olduğu belirtilerek, “gerekirse harekete geçileceği” söylendi.

Erdoğan ve cemaat “e-muhtıra” sürecinde birlikte hareket ederek muhalefete karşı durdu. Cemaat medyası hükümeti destekleyerek muhtıraya tepki gösterdi.

2007’de başlayan Ergenekon ve 2010’da başlayan Balyoz davaları, Türkiye’nin siyasi atmosferini kökünden değiştirdi. Bu davalar, AKP ile Gülen cemaatinin işbirliğinde yürütülen büyük bir operasyon olarak tarihe geçti. Amaç, ordu içindeki darbe girişimlerini ve “derin devleti” ortadan kaldırmaktı.

Ergenekon davası, ordu ve çeşitli sivil bürokratların hükümeti devirmeye çalıştığı iddiaları üzerine başlatıldı. Bu kapsamda yüzlerce asker, gazeteci ve akademisyen gözaltına alındı ve yargılandı. Balyoz davası ise özellikle 2003’te bazı yüksek rütbeli askerlerin darbe planları yaptığı iddialarına dayanıyordu. Her iki dava da Türkiye’de “vesayet” sistemini yıkmayı hedefledi.

Bu davalar Fethullahçı yargı mensupları ve polis teşkilatının yürüttüğü soruşturmalarla şekillendi. Gülen cemaati devletteki kadroları aracılığıyla bu süreçte aktif rol oynadı. AKP ve cemaat arasındaki işbirliği, ordu içindeki darbe yanlısı yapıların temizlenmesine yönelik büyük bir adım olarak gösterildi.

Ergenekon ve Balyoz davaları, geniş çaplı tutuklamalar ve uzun yargı süreçleriyle büyük tartışmalar yarattı. Pek çok kişi davaların delil yetersizliği ve sahte belgelerle yürütüldüğünü iddia etti. Özellikle sanıkların adil yargılanmadığı yönündeki eleştiriler kamuoyunda yankı buldu. Bazı kesimler, davaların aslında orduyu ve muhalif kesimleri susturma operasyonu olduğunu savundu.

2010 Anayasa Referandumu ile Anayasa’da pek çok değişiklik öngörülüyordu. Referandumun sonuçları, AKP ile Gülen cemaati arasındaki ilişkilerin güçlenmesine zemin hazırladı. Referandumda oylanan değişiklikler arasında, Anayasa Mahkemesi’nin yapısında ve görevlerinde değişiklikler, HSYK’nın yapısında düzenlemeler ve askeri yargının sivil yargı denetimine alınması gibi önemli maddeler bulunuyordu.

Fethullah Gülen cemaati, referandum sürecinde AKP’ye destek verdi. Cemaat, bu değişikliklerin Türkiye’deki yargı bağımsızlığına ve demokrasinin güçlenmesine katkı sağlayacağına inanıyordu. Gülen, bu reformların, Türkiye’deki mevcut güç dengelerini değiştireceğini ve demokratikleşme yolunda önemli bir adım olacağını savundu. Cemaate yakın medya organları da referandumun olumlu sonuçlanması için kamuoyunu yönlendirme çabalarına girdi.

Referandum sonuçlandığında, değişiklikler yüzde 58 ile yasalaştı. Bu, AKP ve Fethullahçıların işbirliğinin bir başarı olarak değerlendirilmesine yol açtı.

2010 Anayasa Referandumu’nun ardından, 2013’te başlayan Gezi olayları ve 17-25 Aralık yolsuzluk soruşturmaları, AKP ile Fethullahçıların arasındaki ilişkiyi dönüştürdü. İki güç, zamanla birbirinin en büyük düşmanı haline geldi. Hükümet, Fethullahçıları devlet içinde tasfiye sürecine girdi.

Eski Genelkurmay Başkanı emekli Orgeneral İlker Başbuğ, “internet andıcı” soruşturması kapsamında 6 Ocak 2012’de tutuklandı. Başbuğ, “örgüt yöneticiliği” ve “cebir ve şiddet kullanarak Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti’ni ortadan kaldırmaya veya görevlerini yapmasını kısmen veya tamamen engellemeye teşebbüs” ile suçlanıyordu.

DEVAM EDECEK…

15 Temmuz
0

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

0/30 karakter