Sabahın ilk ışıklarıyla birlikte matbaanın kokusunu içine çekenler bilir…
Bir gazete kolay çıkmaz.
Her satırında bir emek, her fotoğrafında bir hikâye, her sayfasında gecesini gündüzüne katan insanların alın teri vardır.
Sonra o gazete, okuyucusuna ulaşsın diye yola çıkar.
Kimi zaman bir motosikletin sepetinde, kimi zaman bir aracın bagajında, kimi zaman da dağıtıcının kolunun altında… Tozlu köy yollarını aşar, sıcak asfaltın kavurucu sıcağına rağmen yol alır. Tek amacı vardır; yaşadığı kentin sesini, hafızasını ve gerçeğini insanlara ulaştırabilmek.
İşte tam da o noktada insanın aklına şu soru geliyor:
Bırakılan bir gazeteden kim neden rahatsız olur ki?
Teknoloji çağındayız…
Habere ulaşmak artık saniyeler sürüyor. Sosyal medya akıyor, videolar peş peşe düşüyor, ekranlarımız hiç susmuyor.
Evet, zaman değişti.
Okuma alışkanlıkları değişti.
Basılı gazetelerin tirajları düştü, kitaplar bile eski günlerini arıyor.
Bunu inkâr edecek değiliz.
Ama bütün bunlar, bir gazetenin değerini azaltır mı?
Bir gazete yalnızca mürekkep kokan birkaç sayfa değildir.
O, bugünün yarına bırakılmış hatırasıdır.
Yıllar sonra sararmış sayfaları açıldığında “O gün bunlar yaşanmış.” dedirten bir şehir hafızasıdır.
Bir ilçenin düğünüdür, cenazesidir, başarısıdır, acısıdır, sevincidir.
Kısacası yaşadığı toprağın tanığıdır.
Ne yazık ki bugün o tanığa bile tahammül edemeyenler var.
Gazeteyi kırsaldaki okuyucuya ulaştırmaya çalışıyorsunuz.
Dolmuşçu almak istemiyor.
Esnafa bırakıyorsunuz, “Abone değiliz, bırakmayın.” deniliyor.
Bir kurum, dağıtıcıya “Gazete bırakma.” talimatı veriyor.
Bir başkası “Elimizi boyuyor.” diyerek kapısını kapatıyor.
İnsan üzülüyor…
Çünkü mesele gazete değil aslında.
Mesele, emeğe gösterdiğimiz saygı…
Mesele, okumaya verdiğimiz değer…
Mesele, birbirimize karşı kaybettiğimiz incelik…
Bir zamanlar sabahları dükkânların önünden geçerken “Günaydın.” sesleri yükselirdi.
“Hayırlı işler.” dilekleri eksik olmazdı.
Bir çay ikram edilir, iki çift söz edilirdi.
İnsanlar birbirinin emeğine hürmet ederdi.
Bugün ise çoğu zaman göz göze gelmeden geçiyoruz.
Belki de en çok bunu kaybettik.
Oysa yerel basın, sadece haber yapan bir kurum değildir.
Yerel basın; bir şehrin vicdanıdır.
Konuşamayanın sesi, duyulmayanın çığlığı, unutulmaya yüz tutan değerlerin hafızasıdır.
Bir yol yapılacaksa çoğu zaman ilk haberini o yapar.
Bir eksiklik varsa ilk o yazar.
Bir başarı varsa ilk o alkışlar.
Bir acı yaşanmışsa ilk o paylaşır.
Kısacası, bu şehrin sevincine de hüznüne de ortak olur.
Bütün bunlar olurken kimse, gecenin bir yarısında haber peşinde koşan muhabiri, matbaada sabahlayan çalışanı, yağmurda, çamurda gazete dağıtan emekçiyi pek düşünmez.
Ama o insanlar ertesi gün yine görevlerinin başındadır.
Çünkü onlar bilir ki bir şehir, ancak yazılırsa unutulmaz.
Biz de bütün zorluklara rağmen yazmaya devam edeceğiz.
Dağıtmaya devam edeceğiz.
Okuyucumuza ulaşmaya devam edeceğiz.
Çünkü biliyoruz ki hâlâ gazetesini özlemle bekleyen insanlar var.
Hâlâ mürekkep kokusunu ekran ışığına tercih edenler var.
Hâlâ yaşadığı kentin hikâyesini eline alıp sayfa sayfa okumaktan vazgeçmeyenler var.
Ve onlar olduğu sürece bu emeğin karşılığı vardır.
Son sözümüz ise sadece bir teşekkür…
Yerel basına sahip çıkanlara…
Bir gazeteyi sadece kâğıt değil, emek olarak görenlere…
Okuyanlara…
Araştıranlara…
Doğru bilgiye ulaşmanın kıymetini bilenlere…
Ve bir dağıtıcının uzattığı gazeteyi geri çevirmek yerine tebessüm ederek “Teşekkür ederim.” diyebilen güzel insanlara…
İyi ki varsınız.
Çünkü bir şehir; yollarıyla değil, binalarıyla değil, önce hafızasıyla yaşar.
O hafızanın adı da çoğu zaman yerel gazetedir.

