(Bölüm 1)
Türkiye’nin İkinci Dünya Savaşı boyunca izlediği dış politikanın temel amacı savaşın dışında kalmak olmuştur. Ancak bu politika tam bir tarafsızlık anlamına da gelmemiştir. 19 Ekim 1939 tarihinde İngiltere ve Fransa ile imzalanan Üçlü İttifak Antlaşması ve 18 Haziran 1941 tarihinde imzalanan Türk-Alman Saldırmazlık Paktı Türkiye’nin tam olarak tarafsız kalmadığını ve sadece kendisine yönelik bir saldırı hâlinde savaşmaya hazır olduğunu göstermiştir.
1943 yılına gelindiğinde ise Almanya zayıflamaya ve savaşta Müttefikler lehine geri çekilmeye başlamıştır. Buna koşut olarak Müttefikler, Türkiye’nin savaşa katılması için baskılarını artırmışlardır. Türkiye’nin kararlı bir şekilde savaş dışı kalması Müttefikler ile ilişkilerinin bozulmasına sebep olmuştur. Türkiye, bozulan ilişkileri onarmak adına çeşitli adımlar atmış, bu adımların en önemlilerinden biri de 2 Ağustos 1944 tarihinde Almanya ile diplomatik ilişkilerin kesilmesi olmuştur. Türkiye’nin girişimleri Müttefikler nezdinde olumlu karşılanmış ve ilişkiler nispeten iyileşmeye başlamış, fakat bu iyileşme bir hayli yavaş gerçekleşmiştir. Türk-Sovyet ilişkileri ise olumlu bir gelişme sergilememiştir. Sovyet lideri Josef Stalin, Türkiye’nin ya doğrudan Almanya’ya savaş açması ya da kendi başına bırakılması yönündeki görüşünü uzun bir süre korumuştur.
Sovyet güçlerinin 1944 yılının Eylül ayında Bulgaristan’a girerek bu ülkede Sovyet yanlısı bir yönetim kurması Türkiye’nin Sovyetler Birliği’nden algıladığı tehdidin artmasına yol açmıştır. Bu arada, savaşın sonuna yaklaşıldıkça ABD, İngiltere ve Sovyetler Birliği’nin yeni bir dünya düzeni kurmaya yönelik girişimleri hızlanmıştır. Böylece Türkiye’nin bölgesel paylaşım düzenlemelerinde kendisi aleyhine kararlar alınması endişesi artmıştır.
Amerikan yardımı, özellikle II. Dünya Savaşı sonrasında (1948-1951) ABD’nin, Avrupa ülkelerini ve Türkiye’yi ekonomik olarak kalkındırmak ve Sovyet etkisini sınırlamak amacıyla (!) başlattığı Marshall Planı (ekonomik) ve Truman Doktrini (askeri) çerçevesindeki yardımlardır.
1. Dünya Savaşı sonrasında Truman Doktrini, esas itibarıyla Sovyetler Birliği’nin doğrudan doğruya baskısı ve tehdidi altında olduğu vurgulanmış ve buna istinaden sadece Yunanistan ve Türkiye’ye askeri yardım öngörmüştür.
Fakat bu sırada Avrupa’nın durumu iktisaden son derece kötüdür. Altı yıllık savaş, bütün ülkelerin ekonomik kaynaklarını tüketmiştir. Savaş, bütün ülkelerde ağır tahribat yapmıştır. Sovyetler Birliğinin, bu durumu fırsat bilerek komünizm propagandasını şiddetlendirmiştir.
Bunun üzerine ABD, 1945 Haziran’ı ile 1946 sonu arasında Batı Avrupa ve beraberindeki 16 ülkeye toplamda 15 milyar dolar ekonomik yardımda bulunmuştur. Fakat bu yardım, bütçe açıklarının kapanması, ithalat için kullanılması yüzünden sonuç alınamamıştır. Bunun üzerine ABD yeni planlar aramış ve Dışişleri Bakanı George Marshall’ın “Marshall Planı” 5 Haziran 1947 günü Harvard Üniversitesi’nde verdiği bir nutukta açıklanmıştır. Buna göre, “Avrupa ülkeleri her şeyden önce kendi aralarında bir ekonomik iş birliğine girişmeliler ve birbirlerinin eksikliklerini kendileri tamamlamalılar, bu genel iş birliği sonunda bir açık ortaya çıktığında Amerika, bu açığın kapatılması için yardım etmeli. Bunun için de önce bir iş birliği programı yapmalılar.” ilkesi benimsenmiştir.
17 Temmuz-2 Ağustos 1945 tarihinde Birleşik Krallık, SSCB ve Amerika Birleşik Devletleri arasında düzenlenen Potsdam Konferansı’nda görüşülen önemli konulardan birisi de Türk Boğazları konusu olmuştur.
18 Temmuz gecesi yemekte Sovyetler Birliği lideri Stalin, Birleşik Krallık lideri Churchill’e, Türkiye-SSCB arasındaki bir ittifakın ancak aralarındaki anlaşmazlıkların çözülmesiyle mümkün olacağını, fakat Türkiye’nin Kars ve Ardahan’ı SSCB’ye geri vermeyi, Montreux Antlaşması’nı tartışmayı reddettiğini söyledi. Daha sonra 23 Temmuz gecesi başka bir yemekte Stalin, Churchill’e, “Eğer Marmara’da bize tahkim edilmiş bir pozisyon vermeniz mümkün değilse o zaman Dedeağaç’ta bir üs alamaz mıyız? ” diye sorarak Boğazların denetimi ile ilgili niyetini açıkça dile getirdi. Churchill, Boğazlarda SSCB’nin istediği yönde bir düzenlemeyi desteklediğini ama bunun Türkiye’nin toprak bütünlüğünü tanıma koşuluna bağlı bulunduğunu söylemiştir.
SSCB’nin tavrı ve ABD çıkarlarına ters istekleri üzerine Potsdam Konferansı’ndan kısa bir süre sonra, ABD’nin Boğazlarla ilgili politikası görüşmelerin sonunda değişmiştir ve ABD Türkiye’yi destekleme kararı almıştır.
ABD’nin destek kararına dönemin Türkiye hükûmeti ABD lehine taraf olmuş ve böylece ikili ilişkilerde büyük gelişmeler olmuştur. Bu durum Marshall Planı doğrultusunda ABD’nin Avrupa ülkelerine yaptığı Marshall yardımlarını da kapsayan günümüz ABD-Türkiye ilişkilerine dek sürmüştür.

