Müfit Demirkol
  1. Haberler
  2. Yazarlar
  3. RADİKAL EĞİTİM

RADİKAL EĞİTİM

featured
0
Paylaş

Bu Yazıyı Paylaş

veya linki kopyala

(Bölüm 2)

Müslüman toplumlarda, özellikle ülkemizde, genelde eğitimle, özelde din öğretimiyle amaçlanan toplumsal, bireysel ve ahlaki hedeflerin gerçekleştirebilmesinde ve toplumsal barışın sağlanmasında önemli katkılarının bulunacağı aşikardır.

İslam düşüncesinde dinin anlaşılması ve yaşanması konusunda ortaya çıkan farklılıkları, genel olarak siyasi-itikadî, fıkhî-ameli ve ahlakî yorumlar şeklinde üçe ayırabiliriz.

İnanç ve siyaset konularında geliştirilen ve belli bir topluluk tarafından sürdürülen sistematik yorumlara siyasi ve itikadi mezhepler; ibadet ve muamelatla ilgili hususlarda çözümler üretenlere fıkhî mezhepler; Ahlaki yönü ağır basan ve ferdi terbiyeyi esas alanlara da Sufi oluşumlar denmektedir. Bunlar İslam’ın özgün bir yorumu olabilir, ama İslam’dan bağımsız bir inanç biçimi olarak görülemez.

Farklı tarihi, siyasi, toplumsal ve dini süreçler, farklı din anlayışlarının ortaya çıkmasına ve kurumsallaşmasına sebep olmuştur.  Haricilik, Şia, Mürcie, Mu’tezile, Hadis Taraftarları, Maturidilik, Eş’arilik, Nusayrilik, Yezidilik ve benzeri itikadi/kelâmi fırkalar; Hanefî, Malikî, Hanbelî, Şafiî ve Caferî gibi amelî/fikhî mezhepler ve daha geç dönemde ortaya çıkan Yesevilik, Nakşilik, Kadirilik, Rufailik, Alevilik-Bektaşilik ve diğer mistik oluşumlar bu kurumsallaşmanın tezahürleridir.

İslam’ın anlaşılma biçimleri olarak kabul edilen mezheplerin ortaya çıkması, tarihsel, politik-dini ve beşeri bir olgudur. İnsanlar farklı bakış açılarına göre, farklı sonuçlara ulaşmışlardır. Neticede her grup kendi anlayışının doğru olduğunu iddia etmeye, onu ayet ve daha sonraları hadislerle temellendirmeye çalışmıştır. Aslında her ekolün, ürettiği görüş ve çözümler, belli dönemin dini ihtiyaçlarını karşılamak üzere ortaya konulmuştur. Dolayısıyla hiçbir mezhep, görüşlerinin bütün insanlık için kıyamete kadar geçerliliği ve İslam’ı bütün yönleriyle temsil ettiği iddiasında bulunamayacağı gibi kendisini İslam’la da aynileştireme iddiasında da bulunamaz. Mezhep veya dini yorum geleneklerinden herhangi biri, bütün görüşleriyle ne doğrudur ne de yanlıştır. Her bir mezhebin ve mensubunun doğru ve yanlışları olabilir. Beşeri ürünü olan bu yapıların kutsallaştırılmaları doğru değildir.

Ruhban ve Kilise Hristiyanlık için son derece önemlidir. Çünkü Hristiyanlık, kilise üzerinden temsil edilmektedir. Tanrı ile insan arasına aracı insan/insanlar veya kurumlar konulmuştur. Bu yüzden Katolik, Protestan ve Ortadoks olunmadan Hristiyanlığı yaşamak mümkün değildir. Halbuki İslam’da Sünni, Şii ve Alevi olmadan da İslam’ı yaşamak mümkündür.

İslamiyet, Allah’la insan arasında hiçbir aracı insanı ve kurumu benimsemez. İslam’a girmenin Hristiyanlıkta olduğu gibi özel töreni ve kaydı yoktur. İslam, özgür iradeyi esas alır ve bu tür törenlere ihtiyaç duymaz. İslam’ı yaşamak için, herhangi bir mezhebe bağlanmak da şart değildir. İslam’ın mezhepler ve diğer dini anlayışlardan bağımsız bir gerçekliği vardır. Çünkü İslam, mezhepler öncesinde var olan tarihsel bir olgudur. Bu gerçekliği Kur’an ve Hz. Muhammed’in hayatındaki uygulamalar aracılığıyla tespit etmek mümkündür. İslam’ın ahlaki prensipleri, inanç esasları ve ibadet biçimleri bu iki kaynak tarafından, genel hatlarıyla belirlenmiştir. Bunlar mezhepler öncesinde varlığı bilinen, İslam’ın mezhepler üstü temel değerleridir.

Tarihte ortaya çıkan mezhep ve tarikatlardan Türkiye’de varlığını sürdürenler incelendiğinde, Siyasi ve itikadi mezheplerden Şiilik, Sünnilik –Maturidilik ve Eş’arilik-, Yezidilik ve Nusayrilik; Fıkhî-amelî mezheplerden Hanefilik, Şafiilik ve Caferilik; sufi oluşumlardan ise, Yesevilik, Kadirilik, Alevilik-Bektaşilik, Nakşilik, Rifailik ve diğerleri bulunmaktadır. Bunların dışında, günümüzde ortaya çıkan, Süleymancılık, Nurculuk gibi Cemaat adı verilen diğer bazı gruplar bulunmaktadır.

Ülkemizde bugün için batıda olduğu gibi, çok dinli ve çok kültürlü çoğulcu bir toplumsal yapı söz konusu değildir. O halde din, öğretime konu edilirken birinci derecede kendi toplumsal ihtiyaçlarımızı ve tarih boyunca ortaya çıkan İslam yorumlarının İslamla ilişkilerini göz önünde bulundurmak ve buna göre bir model geliştirmek durumundayız. Cumhuriyet döneminde, bu ders ister ihtiyari ister zorunlu olsun, başlangıçta, Kur’an merkezli ve sağlam kaynaklara dayalı İslam din dersi şeklinde verilmesi amaçlanmıştır. Bu sebeple 1924 yılında ilkokullara konulan derse Kur’an-ı Kerim ve Din Dersleri denmiştir.

1926’dan sonra ise gerek ilkokullarda gerekse ortaokul ve liselerde Din Dersi olarak program dışı yer almıştır. Ancak 1982 Anayasasıyla, yeni ihtiyaçlar ve şartlar gereği, Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi adı verilerek muhteva genişletilmiştir.

Türkiye tecrübesinde, inanç esasına dayalı olmayan bir ulus devlet hedeflendiğinden İslam öğretilirken, bütün mezheplerin ortak paydalarını oluşturan temel doktrini öğretilmeye ve mezhebi eğitimden kaçınılmaya çalışılmıştır.

Türk eğitim sisteminde Laiklik, Tevhid-i Tedrisat anlayışı gereği, Din dersleri adıyla program dışı veya içinde, seçmeli veya zorunlu olarak dinin okullarda öğretilmesi ve okullarda öğretilen bu farklı dini yorumlara (mezhep ve tarikat) eşit mesafede durulması, yani İslam’ın ibadet, ahlak ve ibadet boyutlarının mezhepler üstü yaklaşımla öğretilmesi şeklinde yansımıştır. Din eğitimi, 1980’li yıllarda aynı amaçlarla dinin öğretimi olarak zorunlu hale getirilmiştir.

Avrupa ülkelerinde, din eğitim ve öğretiminde tek bir yaklaşımdan bahsetmek mümkün değildir, herkes kendi modelini kendi geliştirmiştir. Devlet okullarında mecburi din dersi olanlar olduğu gibi, hiç din dersine yer vermeyen ama özel kilise okullarında verilmesine müsaade eden ülkeler de vardır. Fransa bir kenara bırakılırsa, Avrupa Birliği ülkelerinde, laiklik din eğitim ve öğretimini resmi okullardan dışlamak anlamına gelmiyor. Hatta resmi okullarda verilen din dersine ve bu dersi verenler öğretmenlere mali destek sağlıyor. Bir ülkede birden fazla yaklaşım söz konusudur. Ruhbanlık sistemine sahip olan Hristiyanlık ve ona bağlı mezhepler, kilise üzerinden temsil edilmektedir. Avrupa Birliğindeki pek çok devlet, onlara özel okul açma ve bu okullarda kendi dinleri merkezinde doktriner bir din eğitimi verebilme hakkı tanımıştır.

Ancak batılı ülkelere yapılan göçler, tek dinli ve tek kültürlü toplum yapısını değiştirmiş, çok kültürlü ve çok dinli bir yapının meydana gelmesine sebep olmuştur. Böyle bir toplumsal yapının ihtiyaçlarını karşılamak için, diğer din ve kültürleri nasıl öğretecekleri tartışılmaya başlanmıştır. Bunun sonucunda tek bir dinin eğitimini veren dinler merkezli, diğer dinleri de göz önünde bulunduran dinler arası, hiçbir dine bağlı olmaksızın dinler üstü/birleştirici/ekümenik veya belli bir dinin belli bir mezhebi doğrultusunda doktrin merkezli yaklaşımlar geliştirilmiştir. Bununla birlikte Avrupa ülkelerinde, Sünnilik, Şiilik ve Alevilik gibi İslam yorumlarının verilmesi için mevcut seçenekler, Hristiyan mezheplerinin verilişi için mevcut seçeneklerden farklıdır.[4] Hatta Türkiye söz konusu olduğunda bu seçenekler Avrupa ülkelerinden çok daha farklı ve bize özgü seçenekler olabilecektir. Bugün için, Türkiye’de bu dersin zorunlu veya seçmeli olması tartışmalarını yapmak yerine, bu derslerin nasıl ve hangi yaklaşımla verileceği konusu tartışılmalı ve toplumsal ihtiyaçlarımıza en uygun yaklaşımın benimsenerek, bu doğrultuda ders programlarının yeniden oluşturulması çalışmalarına katkıda bulunmak daha yararlı olacaktır.

Devam edecek…

RADİKAL EĞİTİM
0

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

0/30 karakter


Notice: ob_end_flush(): Failed to send buffer of zlib output compression (1) in /home/milasciz/public_html/wp-includes/functions.php on line 5481