İnsanlar arasındaki ilişkilerde en temel duygu güvendir. Güvendiğimiz insanları severiz, saygı duyarız. Güven varsa en gizli sırlarımızı açabiliriz. Güven duygusuyla her tür iş birliğine açık oluruz. Bu açıdan insanların yemek, içmek gibi fizyolojik ihtiyaçlarıyla beraber hayati önem taşıyan en önemli gereksiniminin güven duygusu olduğunu söyleyebiliriz.
Kendine güven sorunu yaşayan insanlarda belirgin iki tip davranış göze çarpar. Ya pasif ve içe dönüktürler ya da baskıcı ve saldırgandırlar. Pasif ve içe dönük olanlar özellikle toplum içinde mümkün olduğunca geri planda kalmaya çalışır ve karşılarındaki insanların kolaylıkla etkisi altında kalabilirler. Bu yönleriyle bağımlı kişilik özellikleri gösterdikleri söylenebilir. Sosyal hayatlarında hayran oldukları bir idolleri vardır. Göz önünde bulunmaktan çekinirler ama kendine güveni olan insanlara da tutkuyla bağlanırlar.
Baskıcı ve saldırgan yapıdaki kişiler ise özellikle yakın çevrelerindeki insanlara karşı oldukça katı, hoşgörüsüz ve kıskançlık duygularıyla hareket ederler. Kendilerine olan güven eksikliğinden kaynaklanan birtakım endişelerden dolayı herkesi ve her şeyi denetleme, kontrol etme ihtiyacı duyarlar. Saldırgan davranışlarıyla da korku oluşturarak diğer bireyler üzerinde üstünlük kurmaya, etkili olmaya çalışırlar.
Kişilerin başkalarına olan güvensizliği aslında kendilerine olan güven eksikliğinden kaynaklanır.
Kişi kendi yaşadığı güven eksikliğinin getirdiği olumsuz duygu durumlarını karşısındaki kişiye yansıtır. Bu tip ilişkilerde özgüveni düşük olan taraf sevgi kaynaklı olduğunu iddia ettiği öfke ve kıskançlık duygularını öne çıkarır.
Güven eksikliği diğer bir ifadeyle yetersizlik duygusudur. Yetersiz olduğunu düşünen birey, kendisinde olmadığını düşündüğü niteliklerden dolayı beraber olduğu insanın başkalarına ilgi duyabileceğinden endişe duyar. Bir süre sonra da bu endişe duygusu gerçeklik halini alır ve kişinin kendisi de buna inanır. İnançlar da yargıları oluşturur. Beraber olduğu insanı yargılamaya başladığında artık birçok şey geri dönülemez noktaya gelmiştir. Toplumsal baskıların getirdiği bir kabullenicilikle bu evlilik ya katlanılarak sürdürülmeye çalışılır ya da yıpratıcı süreçlerden sonra öfke duygularıyla beraber bitme noktasına gelir.
Öncelikle, sosyolojik bir yapı olarak güven, insanların genellikle iyi niyet, savunuculuk ve yetkinlik (ve/veya iyi sonuç) beklentilerini ifade eder. Bu nedenle, geleceğe yöneliktir. Geçmiş deneyimler ve diğer bilgi biçimleri bir başkasına duyulan mevcut güven derecesini etkilese de, güvenin kendisini ölçmek, güvenen kişilerin veya halkımızın güvenilen kişinin davranışına ilişkin inançlarını ölçmesi gerekir.
Ne yazıktır ki halkımızı idare edebilmek için bizlerden güven isteyen siyasetçilerimiz, önce kendi rantlarını, yani ceplerini düşünmektedirler. Ülkemizin içerisinde bulunduğu mahrumiyetin, yaşam zorluklarının ne şekilde düzelebileceği vaatleri, sadece halkımızı kandırmak içindir.
Emeğin ve istihdamın esnekliği ile birlikte gelen belirsizlik, bireyi geleceğini planlayabildiği bütünlüklü bir hayat kurmaktan uzaklaştırdı. Hem iş yerinde hem de toplumsal alanda yaşanan belirsizlik ve onun yarattığı kaybetme korkusu, endişesi güven ve sadâkat bağlarını zayıflattı. Ancak medya içeriklerine bakıldığında, söz konusu arka planın görmezden gelindiği görülmektedir.
Zamanımızda güvensizliğimizin en çok odaklandığı yer, ne yazıktır ki bizleri idare etmek amacı ile kendi arzu ve isteklerini ön plana çıkararak, milletimizi hiç düşünmeden yok sayan siyasi partiler ve onların temsil edildiği meclisimizdir.
Hangi siyasi parti üyesi olurlarsa olsunlar, millet olarak siyasetçilere karşı hiç bir konuda güven duyulmamaktadır.

