Yaklaşık bir buçuk yıl önce yeni kurulan bir sağ siyasal partinin İzmir İl Başkanı olan arkadaşımdan teklif almıştım. Önce partinin il başkan yardımcılığını – hiçbir siyasi partinin üyeliğini istemediğimi kesin bir dille belirtince – basın ve halkla ilişkiler konusunda kendileriyle çalışmamı önerdi. Kabul ettim, ancak çeşitli nedenlerle bir yıl önce İzmir’den ayrılıp, tekrar Milas – Güllük’e gelmek zorunda kaldım. Dün de, bir sol partinin Milas İlçe Başkanı, benzer bir teklifte bulundu; henüz ayrıntıları konuşmadık.
Bunları niye yazıyorum; “Ben profesyonel ve deneyimli bir gazeteciyim. Canım kimi isterse, kimden para alırsam, onlara basın ve halkla ilişkiler danışmanlığı hizmeti veririm” demek için değil… Öncelikle para söz konusu etmedik. Eğitimli ve deneyimli bir gazeteci olduğum; hem görsel hem yazınsal basın-yayın kuruluşlarında yıllarca çalıştığım; halkla ilişkiler uzmanlığı da yaptığım doğrudur. Nasıl mesleğimi insanlara bilgi ve haber vermek; “Yararlı olmak” amacıyla seçtiysem, bu tür hizmetleri de kişiliğine, zekasına, emeğine saygı duyduğum, dürüstlüğüne, iyi niyetine inandığım, sevdiğim kişilere vermeyi tercih ederim. Bu iki arkadaşım da biri sağ, diğeri sol partilerin yönetiminde bulunsalar da; yıllardır tanıdığım, sevdiğim insanlar… İzmir’deki eğitimli, kültürlü, bilgili, çalışkan, güçlü, Atatürkçü bir kadın eğitimci. Milas’taki arkadaşım da hem sol hem Kemalist çizgide, hayvanseverliği, çalışkanlığı ve özverisi tartışılmaz, zeki, şakacı ve sevilen bir adam. İyi ki onları tanıdım, iyi ki benim dostumlar. Onlar benden destek isterler de nasıl hayır diyebilirim?
Henüz AKP kurulmamışken, yıllar öncesinden savunduğum bir görüşümü dillendirenler son zamanlarda iyice arttı. Şöyle özetleyeyim: Artık ideolojik ayrımlar anlamını yitirdi. Ben insanları sağcı – solcu, şucu -bucu diye ayırmıyorum; “Yurtsever” ve “Vatan haini” diye ayırıyorum. Bana göre; hemen her siyasal partinin içinde, farklı oranlarda her iki kesimden kişiler var. İnsanları dinsel inançlarına göre ayırmamayı çocukken benimsemiştim. Artık, bütün dinlerin aslından uzaklaşıp, yozlaştığını düşünüyorum… Kişileri de niyetine, tavır ve davranışlarına göre; İNSAN OLMAK YOLUNDA ve İNSANLIKTAN UZAK diye ayırdığımı söyleyebilirim. Kendi adıma; bilerek, isteyerek kendisine ve başkasına (canlı ya da cansız varlıklara) zarar vermekten kaçınan kimse, “İnsanlık Çizgisi”ndedir.
“Yaş kesen baş keser”
Özellikle Türkiye Cumhuriyeti yurttaşı açısından; “Yurtseverlik” kavramı içerisine, Atatürkçülük (Kemalizm), insan severlik (Hümanizm), doğaseverlik, yardımlaşma (İMECE) ve dayanışma dahildir. O zaman yurtseverler, kendi topraklarına, havasına, suyuna, doğasına, hayvanlarına, tarlasına, ağaçlarına, kültürel değerlerine ve doğal kaynaklarına, haklarına, başkalarının yaşam haklarına sahip çıkmalıdır. Buna engel olan kimdir, nedir?… Onu ben yazmayayım.
Çocukken genelde askeri tesisler başta olmak üzere, ağaçlık, yeşillik yerlerde “Yaş kesen baş keser” tabelasını görürdüm. Bu sav sözü biraz da abartılı bulurdum. 2000’li yılların başında ezoterik öğretilerle yoğun biçimde ilgilenmeye başlayıp, 1980’lerde Peter Tompkins ve Christopher Bird tarafından yazılan “Bitkilerin Gizli Yaşamı” adlı kitabı okudum. Son yıllarda sosyal medyada da bu kitapla ilgili paylaşımlar yapıldı. Özetle; bitkilerin birbirleriyle ve başka canlılarla bir tür iletişim halinde bulundukları, duyguları algılayabildikleri bu kitapta bilimsel veriler eşliğinde anlatılıyor. İnsanların yanı sıra tüm canlılar, hayvanlar ve bitkiler (Hatta cansız saydığımız nesneler) hakkındaki görüşlerim, algım üst seviyelere evrildi. Gerçekten ağaç kesen, hele hele bunu hiç gerek yokken, çıkar için yapan, bir cana kıymış; dinsel açıdan günah işlemiş olur.
“Kıyım Yasası” diye de adlandırılan, enerji ve maden şirketlerine doğayı ve ağaçları katletme yolunu açan “Torba Yasa” gündeme gelince, görüşlerine başvurduğum, “Bahçe Bitkileri” konusunda uzman ziraat mühendisi, ağaçların taşınması konusunda beni bilgilendirdi. Belli ağaç türlerinin (Çam gibi) taşınmasının mümkün olmadığını belirterek söze başlayan mühendis, “Zeytin ağaçlarından da belli yaşın (- yanlış anımsamıyorsam – 50) üzerindekiler taşınmamalı. Taşınsa bile, niteliklerine uygun araziye ekilmeli. Yeni yerinde özel bakım ister: iyice budanmalı, sıkça sulanmalı… Eğer yaşatılabilirlerse, tekrar meyve vermeleri 4-5 yılı bulur…” dedi.
Bir de arazisindeki ağaçları kesilen, taşınabilirse taşınan köylülerin, yeni yaşam alanları nasıl belirlenecek? Ha deyince, köylü oraya gidip, evini, düzenini kurup, üretime geçebilecek mi? Atatürk’ün “Milletin Efendisi” dediği köylü üretmezse, ne yiyip, içeceğiz? Maden ve sanayi yüzünden tüketilen, kirlenen su kaynaklarını, ormanı mesken edinmiş canlı türlerindeki, çeşitliliğindeki, sayısındaki yitimi de hesaba katmak gerekir.
Tüm bu gerçeklerle yüzleşemeyecek, gerçeğin ve tehlikenin ayırdına varıp, direnmeyecek, savaşmayacak ‘bilinçsiz’likte kimseler, “Yurtseverlikten”, “İnsanlıktan” söz edemez. Dolayısıyla, dini, etnik kökeni, ırkı, cinsiyeti, siyasal ideolojiyi bir kenara koyup, “İnsanlık Çizgisi”nde birleşmeli. Yoksa, “Vatan elden gidiyor!”

Fotoğrafla ilgili bilgi: Emekli Subay ve Heykeltraş Namık Kemal Arıkan’ın eseri.


Milas Çizgi çok değerli bir yazar kazanmış.Tebrik ediyorum..