Müfit Demirkol
  1. Haberler
  2. Yazarlar
  3. GEÇMİŞ DE KALANLAR…

GEÇMİŞ DE KALANLAR…

featured
0
Paylaş

Bu Yazıyı Paylaş

veya linki kopyala

Türkiye’deki siyasi sorunların temel nedeninin, toplumu kültürel yaşamda ve siyasette yönlendirecek bir aristokrat sınıfının eksikliğidir.  Türk ordusu toplumdaki tek elit sınıftır ve onların incelikleri ve eğitimleri onları bir yönetim için nitelikli kılmaktadır.

Monarşi nedir? Monarşi ya da tek erklik bir hükümdarın devlet başkanı olduğu bir yönetim biçimidir. Saltanatın bir başka adıdır. Genellikle seçim dışı yöntemler kullanılır. Bu hükümdar, Türkçede kral, imparator, şah, padişah, prens, emir, kağan, hakan, han gibi çeşitli adlar alabilir. Monarşiyi diğer yönetim biçimlerinden ayıran en önemli özellik, devlet başkanının bu yetkiyi yaşamı boyunca elinde bulundurmasıdır. Hükümdar öldükten sonra onun soyundan biri gelir (oğlu, kızı, kardeşi gibi). Yani yetki genellikle babadan oğula geçer. Demokrasilerde ise devlet başkanı seçimle işbaşına gelir. “Monarşi” sözcüğü Türkçeye Fransızcadan (Monarchie) geçmiştir. Cezalandırma ve bağışlama yetkileri sadece hükümdarın elindedir. Otoritenin bir kralın veya bir imparatorun elinde olduğu yönetim türüdür.

Etimolojik anlamına bakılırsa monarşi bir kişinin yönettiği bir devlet düzenidir. Bu terim, iktidarın aynı soyda kaldığı, monarşinin en yaygın şekli olan kalıtsal monarşiyi de tanımlamakta kullanılabilir. Bununla birlikte, seçimli monarşiler de vardır.

Monarşi, yüzyıllar boyu, dünyada en yaygın yönetim biçimiydi. Bunlar çoğu zaman, geleneksel tanıma en yakın, tanrısal hakka dayanan monarşilerdi: prens, iktidarı tek başına elinde tutardı ve Tanrı’dan başka kimseye hesap vermek zorunda değildi, çünkü otoritesini Tanrı’dan aldığına inanılıyordu.

Aslında, bu tip yönetim hiçbir zaman tam anlamıyla uygulanamadı. Gerçekten, en müstebit hükümdarlar bile, uyruklarının bazılarını (zengin ve güçlü soylular, etkili din adamları gibi) kollamak zorundaydılar; üstelik ulaşım ve haberleşme araçlarının yavaşlığı da onları, uzak bölgelerdeki topraklarını başkaları eliyle yönetmeye zorluyordu. Bununla birlikte otorite, kralın ve-ya danışmanlarının elinde toplanmıştı ve halk alınan kararlara karışamıyordu.

Ülkemizde demokrasiyle cumhuriyetin aynı şeyler olduğu yolunda yerleşik bir inanç var. Her ne hikmetse, “Cumhuriyet”in tanımı istendiğinde, “demokrasi”nin tanımı verilmektedir. Farkında olunmadan cumhuriyet, demokrasi ile özdeşleştirilmektedir. Oysa bu anlayış bütünüyle yanlıştır ve bu yanlışlığın kanıtlanması pek kolaydır. Birer cumhuriyet olmakla birlikte demokratik olmayan pek çok devlet vardır.

Komşularımız Irak ve İran birer cumhuriyettir. Keza eski SSCB de bir cumhuriyet idi. Oysa bu devletlerin demokratikliği pek kuşkuludur.

Aslında cumhuriyetin ve monarşinin Fransa’da ve Türkiye’de yanlış tanımı, tarihi sebeplerle açıklanabilir. Ülkemizde monarşi deyince Osmanlı İmparatorluğu, “cumhuriyet” deyince de Osmanlı İmparatorluğu’nu yıkan Türkiye Cumhuriyeti anlaşılmaktadır. Her rejim de, doğal olarak, kendisini “iyi”, yıktığı rejimi ise “kötü” bir rejim olarak takdim eder. Bir bakıma meşruluğu için de bu gereklidir.

Ancak, Osmanlı İmparatorluğunun anti-demokratik, Türkiye Cumhuriyeti’nin ise demokratik bir devlet olduğunu bilimsel olarak kanıtlamak mümkün değildir. Osmanlı İmparatorluğunun ve Türkiye Cumhuriyeti demokratik olup olmadığı ayrıca tartışılması gereken sorunlardır.

Demokrasinin “normatif” ve “ampirik” olmak üzere iki değişik teorisi vardır. Normatif teoriye göre, demokrasi, halkın halk tarafından halk için yönetildiği bir rejim olarak tanımlanır. Bu bir idealdir. Bu ideale tam anlamıyla hiçbir zaman ulaşılamaz. Dahası bu anlamda demokrasinin gerçekleşip gerçekleşmediğinin tespiti değer yargılarıyla ilgili bir takdir sorunudur. Değer yargıları alanında ise görecelilik ilkesi geçerlidir. Bu ilkenin geçerli olduğu alanda bilim yapılamaz.

Ampirik teoriye göre ise demokrasinin varlığı birtakım kriterlerden hareketle tespit edilir. Örneğin şu şartları yerine getiren bir rejim demokratik olarak kabul edilebilir. Etkin siyasal makamlar seçimle işbaşına gelmelidir. Seçimler düzenli aralıklar ile tekrarlanmalıdır. Seçimler serbest, adil olmalı ve genel oy ilkesi uygulanmalıdır. Seçimlere birden fazla siyasal parti katılabilmelidir.  Muhalefetin iktidar olabilme şansı olmalıdır.  Ülkede temel kamu hakları güvence altına alınmış olmalıdır.

Bir devlet bu altı şartı birlikte gerçekleştiriyorsa o devletin aşağı yukarı demokratik olduğunu ampirik olarak söyleyebiliriz. Bu şartlar açısından ise Osmanlı İmparatorluğu’nu ve Türkiye Cumhuriyeti ayrı ayrı değerlendirmek gerekir. Böyle bir değerlendirme bu çalışmanın sınırlarını aşar. Ancak, Türkiye Cumhuriyeti 1950’ye kadar bu şartları yerine getiremediğini, 1950’den sonra ise kesintiye uğrayarak yerine getirebildiğini genel olarak söyleyebiliriz. Buna karşın, Osmanlı İmparatorluğu da 1876 Kanunu Esasisinden sonra ve özellikle Kanunu Esasinin 1909 değişikliklerinden sonra yukarıdaki şartlara büyük ölçüde yaklaştığını gözlemleyebiliriz. Ayrıca ampirik demokrasi teorisine göre, her devlet kendi tarihsel döneminin şartlarına göre değerlendirilmelidir.

1876-1878 yıllarındaki Osmanlı İmparatorluğunun siyasî rejimi demokratiklik bakımından döneminin Batı Avrupa monarşilerine oldukça yakındır.

İkinci meşrutiyet ile Osmanlı anayasal düzeni, döneminin Avrupa’sında olduğu gibi, meşrutî bir anayasal monarşiye dönüştüğünü söylemek sanırım bir abartı olmayacaktır.

Yaşadığımız bu günlerde ise monarşi, “tek adam” devri olarak, dini inanışlarımızın öne geçirilip, kendi isteklerine göre yorumlanıp, halife olma hayali ile yaşanmakta olan bir idare şekli olmaktadır.

 

GEÇMİŞ DE KALANLAR…
0

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

0/30 karakter


Notice: ob_end_flush(): Failed to send buffer of zlib output compression (1) in /home/milasciz/public_html/wp-includes/functions.php on line 5481