(5. Bölüm)
(Geçen makaleden devam)
Milletlerin kendisine has özelliği milli oyunlarda saklıdır. Musiki ve şiirin ilk ceddi oyundur. Musiki, asırlarca ona refakat etmiş ve ölçülerini ondan almıştır. Kolektif oyunlar sosyal heyecanı dini duyguları besleyen bir kaynak vazifesi görmüştür. İbadetten tutunuz da iktisadi ve zirai çalışmalara kadar her sahada oyunun sosyal heyecanı harekete getirdiği görülmektedir. İnsan vasıtaları birer birer dökülür ve yerini oyuna bırakır. Mevlevi tarikatında “sema” ve ondaki figür kademeleri mistik cezbenin dilin kalıplarından soyunmasından başka bir şey değildir. Mevlana “Mesnevi”yi bitirdiği zaman: “bundan sonrası dilsiz gelir” der. Onu bu sıkıntıdan oyun kurtarır. “Sema” Mesnevinin bir devamıdır.
Oyun önceleri din ve büyü ile ilgili seremonilere refakat ederken zamanla gaye ve mahiyetini kaybederek tamamıyla estetik bir karakter kazanmıştır. Sanatlar içinde ilk laik tavır oyunda görülür ve yine sanatlar içinde, adet ve geleneklerin kalabalığından süzülerek sosyal davranışın saf şeklini de oyunda bulmak mümkündür.
Türk Halk Oyunlarını bu düşünce açısından inceleyecek olursak her oyunun arkasında kaynağını unutmuş olduğumuz çeşitli ve renkli bir dünya görmek mümkündür. Erzurum, Diyarbakır, Sivas, Çorum oyunlarının gerisinde nasıl zengin bir macera var, bugün bilmiyoruz. Aydın, İzmir ve Ödemiş zeybeğinde ilkel ve payen ağların yankılarını aramak bir düşünce fantezisi olmaktan çok uzaktır.
Türk Halk Oyunlarının gerisinde eski Anadolu kavimlerinin ve özellikle Yunan ve Latin dünyasının milli mizaca mal olmuş bir sentezine yer yer şahit oluyoruz. Musikiden mimariye kaba hatlarla sinmiş olan ilk çağ kültürü, halk oyunlarında. Homerik bir rüzgarlanmaya uğrar. Türk ırkı üstünde vatan kurduğu toprakta yankıları yalnız oyunda kalan yüksek bir sentez yaratmış. Bundan olacak hiçbir milletin hayatında bu kadar renkli, bu kadar çeşitli bir oyun manzarası görülmüyor.
Anadolu’yu yer yer, şehir şehir dolduran sayısız medeniyetler. Toprağın ve kültürün bu son sahibine kendilerinden bir yankı vermekle yetinmişlerdir. Türk ırkı bu medeniyetlerle kendi payen ve ilkel karakterini öyle bir senteze kavuşturmuştur ki. İslamiyetin getirdiği katı ve mistik kılıfı ancak oyunla yırtabilmiştir. Anadolu’ya yerleşen Türk ırkının burada giriştiği büyük tarih macerası, oyunlarına sinmiş olan terkipçi kabiliyeti gölgelemiş olsaydı kaderimizin ve belki de tarihimizin şeyleri değişecek Türk şamanları ile Diyonizos ayinleri. Lidya. Frikya ve Sümerler yalnız oyunda değil, düşüncede de büyük bir senteze kavuşacaktı.
Her kültür kendisini mutlaka payen ve ilkel bir kaynağa dayandırmak zorundadır, Bunu biz ne göçebe folklorunun ham malzemesiyle ve ne de İslamiyet’le yönünü ve şeklini değiştirmiş örf ve adetlerimizle temin edebiliriz. Irkın büyük sentezi oyunda görülüyor. Onu kültürümüzün merkezine yerleştirmek zorundayız. Oyunun çevresinde ısınmak ve düşünmek bize hem kendimizi ve hem de kendi yetilerimizi bulmakta yol gösterecektir. Çünkü oyun ölçüye akseden en saf ve en milli bir davranıştır.
(Devamı gelecek makalemizde)


Akıcı hoş bir anlatım olmuş, teşekkür ederim. Selamlar