Ayşegül Bozkurt
  1. Haberler
  2. Yazarlar
  3. ZAMANSIZ GİDİŞLERİN ARDINDA KALAN O AĞIR BOŞLUK

ZAMANSIZ GİDİŞLERİN ARDINDA KALAN O AĞIR BOŞLUK

featured
0
Paylaş

Bu Yazıyı Paylaş

veya linki kopyala

Hayatın en çıplak, en savunmasız anı; ölümün o soğuk nefesini en umulmadık zamanda hissettiğimiz andır. Bazı vedalar vardır ki; sadece bir gidiş değil, koca bir yarım kalmışlık hikayesidir. O anlarda insan, derin bir dehşetle sormadan edemiyor: Yaşamak mı daha ağır, yoksa bir anda sessizliğe bürünmek mi?

Ölümün her türlüsü hüzün kokar elbet, ama bazıları var ki “yersiz” kelimesi bile hafif kalıyor. Önünüze bir haber düşüyor; bir isim, bir fotoğraf… İçinizden bir şeylerin kopup gittiğini, o meşhur “cız” sesini ruhunuzun derinliklerinde duyuyorsunuz. Kaleminiz elinizde düğümleniyor, kelimeler boğazınızda diziliyor.

En çok da o “henüz çok küçüktü” dediklerimiz yakıyor canımızı. Toprağın sinesine bıraktığımız, daha hayatın alfabesini bile sökmemiş fidanlar… İlk adımı atamadan, ilk kelimesini hecelemeden, dünyayı sadece bir oyun parkı sanarken veda edenler. Onların ardından bakarken sadece bir insanı değil, yaşanmamış onca bayramı, kurulmamış onca hayali ve yarım kalmış tüm yarınları defnediyoruz.

Bazen gideni hiç tanımazsınız. Sadece bir gazete kupüründe veya bir ekranın köşesinde görürsünüz yüzünü. Ama o “hiçlik” duygusu, insan olmanın verdiği o ortak sızıyla birleşince mesafe ortadan kalkar. Yakınlık dereceniz sadece kan bağıyla değil, vicdan bağınızla ölçülür hale gelir. “Daha görecek çok günü vardı” cümlesi, bir yasın en samimi çığlığı olur.

Belki de bu apansız vedalar, biz geride kalanlara hayatın ne kadar pamuk ipliğine bağlı olduğunu hatırlatan en sert tokat. Her sabah sıradan bir telaşla uyandığımız bu dünya, aslında her anı bir mucize olan kırılgan bir cam küre.

Gidenlerin ardından “Ah” diyoruz, “Daha çok yaşanmamışlığı vardı…” O yaşanmamışlıkların içinde aslında kendi yarım kalmışlıklarımızı, kendi ertelediğimiz sevgilerimizi ve hayatın o acımasız adaletini sorguluyoruz.

Sözün bittiği yer mi? Hayır, sözün tam da bu acıyla yeniden başladığı yerdeyiz. Çünkü unutmamak ve o yarım kalan hikayeleri yüreğimizde taşımak, belki de gidenlere olan en büyük borcumuz.

Yaşanan bu apansız vedalar karşısında savrulurken, bir cümle tutuyor elimizden.

“Sonsuza dek yaşayacak gibi ağaç dik, yarın ölecekmiş gibi yaşa.”

Bu söz, ölümün o soğuk gerçekliğiyle hayatın umut dolu inadını aynı karede birleştirir. Bir yandan toprağa, geleceğe, bizden sonrasına bir iz bırakma gayreti; diğer yandan her nefesin, her bakışın, her ‘Seni seviyorum’un sonuncu olabileceği ihtimaliyle gelen o yoğun farkındalık…

Daha ilk kelimesini söyleyememiş çocukların, yarım kalmış hayallerin ardından döktüğümüz gözyaşları, aslında bize bir ödev bırakıyor. Eğer her an veda vaktimiz gelebilecekse, o “ağacı” bugün dikmeli; sevdiklerimize olan borcumuzu bugün ödemeliyiz. Yaşamak, sadece nefes alıp vermek değil; ölüme inat hayatın içine kök salmaktır.

Belki de hayatın o kırılgan cam küresini kırmadan taşımanın tek yolu budur: Gidenlerin yarım kalan adımları yerine de yürümek, onların söyleyemediği kelimeleri daha yüksek sesle haykırmak ve her şeye rağmen o fidanı toprağa emanet etmek.

ZAMANSIZ GİDİŞLERİN ARDINDA KALAN O AĞIR BOŞLUK
0

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

0/30 karakter


Notice: ob_end_flush(): Failed to send buffer of zlib output compression (1) in /home/milasciz/public_html/wp-includes/functions.php on line 5481