Cunda ya da Alibey Adası, idari bakımdan Balıkesir’in Ayvalık ilçesine bağlı bir ada. Ayvalık koyundaki Ayvalık Adaları olarak adlandırılan irili ufaklı 22 adanın içerisinde yerleşime açık tek ada Alibey’dir. Türkiye’nin Ege Denizi’nde bulunan sırasıyla Gökçeada, Bozcaada ve Uzunada’dan sonra 4. büyük adasıdır.
Konumu gereği Batı Anadolu’da deniz yollarının kesişme noktasında bulunan bir adadır.
13 Nisan 2023’te, Cunda Adası cumhurbaşkanlığı kararı ile doğal sit alanının koruma statüsünün yeniden değerlendirilmesi sonucunda kesin korunacak hassas alan olarak tescil ve ilan edildi.
Cunda isminin kökeni Türkçe yaban atı anlamına gelen yunt kelimesine dayanmaktadır. Piri Reis’in Kitâb-ı Bahriye eserinde Ayvalık Adaları’nın bütünü için “Yund Adaları” adı kullanılmıştır.
Cunda’nın, Türkçe yunt adının Rum telaffuzuna uydurulmuş biçimi olduğu belirtilmektedir. Bu isim günümüzde sadece en büyük ada için kullanılmaktadır. 1922’den sonra adaya Kuvâ-yi Milliye reislerinden Ali Çetinkaya onuruna Alibey adı verilmiştir.Ada MÖ 454’te Atina’ya haraç ödeyenler listesinde, MS 150’de ise Batlamyus’un Coğrafya eserinde Pordoselênê olarak geçmektedir. Modern Rumca adı “misk adası” anlamına gelmektedir.
Adanın nüfusunun çoğunluğu Girit ve Midilli adalarından Türkiye-Yunanistan nüfus mübadelesi zamanında göç eden Türklerden oluşmaktadır. Bu yüzden adanın yaşlı nüfusunun çoğu Yunancayı bilmektedir. Son yıllarda ada nüfusu, emeklilik günlerini sakin bir yörede geçirmek isteyen büyük şehir sakinleri tarafından arttırılmıştır. Adanın nüfusu 2000 yılı itibarıyla 3.000’dir. Ancak bu rakam yazın 20.000’e kadar çıkabilmektedir.
Alibey Adası’nın anakaraya bağlantısı iki ayrı köprü ile sağlanmaktadır. Dolap Boğazı mevkiinde 1964 yılında inşa edilmiş olan Türkiye’nin ilk boğaz köprüsü, Alibey ve Lale adalarını birleştirmektedir. Lale Adası ise anakaraya 1817 yılında denizin doldurulmasıyla yapılan 700 metrelik bir hemzemin bir köprü-yol ile bağlanmaktadır.
Alibey Adası doğal güzellikleri ve tarihi yapıları nedeniyle koruma altına alınmış ve 1976 yılında Ayvalık ve çevresindeki 17.900 hektarlık alan doğal ve tarihi sit alanı olarak kabul edilmiştir. Alibey Adası’nda mübadele öncesinden, Rum Ortodoks cemaatinden kalma birçok kilise ve manastır mevcuttur. Bu yapıların koruma altına alınması ancak Alibey Adası’nın tanınması ve restorasyon için sermaye aktaracak sponsorların adada mülk satın almaları ile mümkün olabilmiştir. Son olarak ‘Aşıklar Tepesi’ olarak bilinen mevkide bulunan değirmenin restorasyonu 2006 yılında tamamlanmış ve ziyarete açılmıştır. Adada, hâlen restorasyon için sponsor bekleyen pek çok tarihî eser bulunmaktadır.
Bu tarihi binaların restorasyonunun bir an önce devletimiz tarafından ele alınarak, sponsor aranmadan bu eserleri restore ederek yurdumuza kazandırılmalıdır. Bu şekilde ada, turizm açısından da değer kazanarak, hak etmiş olduğu değere kavuşmuş olacaktır.
Lozan Antlaşması’na (1923) kadar adanın tüm nüfusu Rum’du. 1913’te Mehmed Reşid adayı ziyaret etti ve Rum nüfusunu kontrol etmek için adaya varlıklı Müslüman muhacirlerin yerleştirilmesini önerdi. 1914’te nüfusa karşı zulüm başladı ve bunun sonucunda birçok sakin adadan ayrıldı. Piskopos Photios, çeşitli rahipler ve ileri gelen kişiler yakalandı, dövüldü ve bir değirmene hapsedildi, ancak birkaç gün geçtikten sonra serbest bırakıldılar. Erkekler ve kadınlar dövüldü ve işkence gördü. Daha sonra, ne zaman sakinler yanlarında hiçbir şey götürmelerine izin verilmeden anakaradaki Ayvalık’a (Yunanca Kydonies/Aivali) sürüldüler.
Ayvalık’ta, hepsi sürgün edilip İzmir ve Bursa vilayetlerindeki Türk köylerine dağıtılıncaya kadar, Hristiyan sakinleriyle aynı zulüm kaderini paylaştılar. Orada her gün her türlü zulme maruz kaldılar ve çok sayıda kişi öldü.
Adadaki kiliseler yağmalanarak depo ve ahırlara dönüştürüldü, içlerindeki kandiller ve kutsal resimler kırıldı, sanat eserleri tahrip edildi ve evler yaşanmaz hale getirildi.
1915’te ada sakinleri, Türk ordusunun üniformaları için 2.500 Türk Lirası ve kışla inşası için 2.000 Türk Lirası ödemeye; donanmanın bakımı için buğday vergisi ödemeye ve ucuz olmayan kartpostallar satın almaya zorlandı. Ayrıca, bazı sakinler öldürüldü ve işkence gördü.
Kısa bir süre (1921–1922) boyunca ada, bir Rum Ortodoks metropolit piskoposunun piskoposuydu. Türk ordusu tarafından idam edilen son metropolit Ambrosios’un neoklasik konağı ise adanın şehir merkezinin sahilinde hâlâ varlığını sürdürüyor. 19 Eylül 1922’de Cunda’da yüzlerce Yunan adalı öldürüldü; sadece bazı çocuklar kurtuldu ve yetimhanelere gönderildi.
Ertesi yıl, Lozan Antlaşması ve Yunanistan ile Türkiye arasındaki nüfus mübadelesinin ardından, geriye kalan az sayıdaki adalı Yunanistan’a gitmeye zorlandı ve yerlerine Giritli Türkler ve Midillili Türkler geldi.
Cunda Adası’nın en önemli simgesi Taksiyarhis Kilisesi’dir. Eskiden terk edilmiş ve harap durumda olan büyük Rum Ortodoks katedrali, restore edilmiş ve Rahmi M. Koç Müzeleri’nden birine ev sahipliği yapmaktadır. Adanın kuzeyindeki Poroselene koyu, Cunda’nın başlıca turistik yerleri arasındadır. Pausanias’ın anlattığı bir hikâyeye göre, antik çağda boğulmakta olan bir çocuğu kurtaran bir yunusun eviydi. Bu olayı anlatan bir heykel de Muğla ilimiz “Güllük” mahallesinde de bulunmaktadır.
2007 yılında, iki yıllık bir çalışmanın ardından, Cunda Adası’ndaki 551 yapının tamamı, “Türkiye Kültür Envanteri Projesi” kapsamında Türkiye Bilimler Akademisi ve Yıldız Teknik Üniversitesi Mimarlık Fakültesi tarafından incelenerek tescillendi.
Bölgenin de gelir seviyesi zeytin yağı, sabun, şarapçılık ve dericilik sayesinde yüksek olduğu için Yunanistan’dan göç bile almaya başlamış.
Ancak daha sonra 1821’de çıkan milliyetçi bir isyan bölgenin fişini çekmiş. Ta ki 1880’lerde önemli bir liman kenti olarak tekrar canlanana kadar. Nüfusun büyük çoğunluğu Rum olmaya devam etmiş; hatta 1891 tarihli bir sayıma göre Ayvalık nüfusunun 21.486’sı Rum, 180’i Türk’müş. 1914’e gelindiğinde Rum nüfusu artarak 30.000 olmuş, Türk nüfusu ise 184 kalmış.
Bu etnik yapısı ve varlıklı bir bölge olması sebebiyle Osmanlı için hep bir kaynayan kazan olmuş.
Cunda’dan ayrılan Rum nüfusunun yerine Girit ve Midilli‘den gelen Müslümanlar yerleştirilir.
İşte bugün Cunda’da kalınan o tarihi evlerden devşirme pansiyonlar, o taştan mekanlar hep Rumlar’dan kalma. Yanlış bilmiyorsak, Ayvalık 2800 tarihi binası ile bize miras kalan en büyük Rum yerleşimi. Daha sonra buraya yerleşen mübadiller de buraya berberlerinde ada kültürlerini getirmiş.
Bugün restoranlarda bulabildiğiniz peynirli Girit ezmesi, ahtapotlu Girit pilavı, pabucaki, kabak salatası gibi özel lezzetler de işte o Giritli anneanne ve babaannelerin Cunda topraklarında yaşayan torunlarına mirası.
Bu yönüyle Cunda gastronomi turizminin Ege’deki önemli yerlerinden birisi olmuştur.
Cunda adası da ege denizimiz kıyılarında yaşayan Rum ve Yunan kökenli azınlıkların, tarih boyu çektikleri acıların arkasından, yaşamlarına devam ettikleri bu vatanımızın topraklarındandır.
Önemli olan ise bu kıyılarda yaşan vatandaşlarımızın kökleri ne olurlarsa olsunlar, bu aziz vatan topraklarında oldukları ve bu vatanımızın emanetleri oldukları asla unutulmamalıdır.

