Müslüman nefreti ve ayrımcılıklar Avrupa’da “Siyasal İslam’a karşı mücadele adı altında yasal ve kabul edilebilir bir çerçeveye taşınıyor.
Avusturya “Siyasal İslam’ı” suç olarak tanımlarken bu yeni “marka suç”un Müslümanları tasfiye ve ötekileştirme için kullanılacak bir İsviçre çakısı işlevi göreceği anlaşılıyor. Zira bu kavramın ne anlama geldiği çok tartışmalı. Ancak siyasal İslam’la mücadele adı altında hayata geçirilen yasaklara bakılırsa sıradan Müslümanların gündelik yaşam pratikleri ve köken ülke ile kimlik bağlarının hedef alındığı anlaşılıyor. Zira Fransa’da 2004’ten beri geçerli olan başörtüsü yasaklarının yanı 76 camide radikallikle mücadele kapsamında incelemeye alındı. Macron’un göreve gelmesinden bu yana kapatılan 43 camiye onlarcasının daha eklenmesi bekleniyor.
İslamiyet günümüzde peygamberimiz Muhammed Mustafa (S.A.V.)’nın insanlığa öğretmek istediği şekilde maalesef uygulanmamaktadır. Yabancıların da dinimize karşı olmalarında bugün özellikle yurdumuzda yanlış olarak uygulanmakta olan İslamiyet’in büyük etkisi vardır. İslamiyet’te asla şekilcilik yoktur. İslamiyet eşitliktir. Ayrıca dinimizde maddi çıkar karşılığı ibadet etmek veya ettirmek, cenazeleri ve kendi ibadetlerini siyaset içerisinde kullanmak ve kullandırmak, reklam yapmak günahtır.
İslamiyet’in öğrenilmesi için kitabımız Kur’an-ı Kerim en güzel ve doğru rehberdir. Özellikle yurdumuzda bu kutsal rehberimiz Arapça okunup, öğretilmeye çalışılmaktadır. Bu nokta da dinimizin öğretilmesi adı altında dini vakıflar, zaviyeler, tekkeler ve tarikatlar kurulmaktadır. Genç beyinlere, ne yazıktır ki İslam dini bu şekilde öğretilmeye çalışılmaktadır.
Millî mücadele ve kurtuluş savaşı zaferle tamamlanıp cumhuriyet kurulduktan sonra tarikatlar meselesi sorun olmaya devam etti. Bu tarikatların bir kısmının işgalcilerle iş birliği içerisinde olanları da vardı. Bu ihanetlerini daha sonra devrimlere muhalefet ederek sürdürdüler. Bu muhalefet, çoğu kez ayaklanmalar şeklinde de gerçekleşti. 1925 Şubat’ında başlayıp Nisan’a değin devam eden Şeyh Sait ayaklanması tarikat meselesi konusunda radikal ve keskin adımların atılması zorunluluğunu daha da net bir biçimde gösterdi.
30 Kasım 1925’te kabul edilen 677 sayılı yasa ile tekkeler, zaviyeler, türbeler kapatıldı. Bu kurumlarla ilgili şeyhlik, seyitlik, müritlik, efendilik, çelebilik, dervişlik gibi bazı unvanların kullanımı da yasaklandı. Buna rağmen cemaat ve tarikat meselesi, toplumsal, dinsel ve siyasal yaşamımızın önemli konuları arasında yer almaya devam ediyor. 677 sayılı yasayla faaliyetleri yasaklanan tarikatlar, kanun dışı bir biçimde çalışmalarına devam ettiler. Nitekim bu yer altı çalışmalarının bir feci sonucu olarak Menemen’de ayaklanıp asteğmen ve öğretmen Mustafa Femi Kubilay’ın başını keserek hunharca katlettiler. Bu elim olaydan sonra dinci yapıların üzerine daha da kararlılıkla gidildi. Ne var ki bu yapıların deyim yerindeyse etkisizleştirilmesi ve sıfırlanması hiçbir zaman mümkün olmadı. Tarikatlar günümüze değin varlıklarını sürdürdü. Bugün Türkiye’de irili ufaklı 20 civarında cemaat ve tarikat vardır. Bunların çoğu çeşitli kollar halinde ayrışmışlardır.
Türkiye’de bugün cemaat ve tarikatların büyük bir kısmı dinsel bir maske takmış organize suç örgütleri yahut ticari organizasyon ya da siyasi nüfuz teşekkülleri halinde çalışmaktadır. Neredeyse hepsinin şirketleri, holdingleri, yayın kuruluşları vardır. Hatta içlerinde parti kuranlar bile bulunmaktadır. Öte yandan pek çok cemaat ve tarikatın çeşitli siyasi partilerle öteden beri ilişki içerisinde oldukları da malumdur. Öyle ki, bu ülkede cemaat yahut tarikat lideri olup da bakanlık yapanlar bile vardır.
Böylesi bir gerçek karşısında bugün kalkıp birilerinin cemaat ve tarikatlara yasal bir meşruiyet kazandırma uğraşısı içine girmeleri son derece şaşırtıcıdır. Bunun gerçekleşebilmesi için 677 sayılı yasanın kaldırılması yahut değiştirilmesi gerekir. Oysa o yasa devrim yasaları arasındadır ve devletin temel yasalarındandır.
Bu yasayı aşabilmek için Alevilerin cem evi talebini istismar etmek de bir başka şaşırtıcı noktadır. Cem evlerini tekke statüsüne sokmak ve onun üzerinden bütün tekke ve zaviyeleri açmak ve böylece tarikatlara yasal meşruiyet kazandırmak kurnazlıktan başka bir şey değildir. Alevi ve Bektaşilerin böylesi bir oyuna alet olmayacaklarını sanıyorum. Zira cem evlerinin statüsü camilerin statüsünün muadilidir. Sünni ve Şii inanç için camiler hukuken neyse Alevi ve Bektaşiler için cem evleri de hukuken öyledir.
Cemaat ve tarikatların varlığı bu Kur’an’ı ve Muhammed’i ilkeye aykırıdır.
Bilgiye ulaşımın son derece kolaylaştığı, eğitimin yaygın hale geldiği ve bilgi tekellerinin çöktüğü günümüz dünyasında insanlar dinlerini ve onun en ince ayrıntılarını öğrenmek konusunda hiçbir şeyhe, cemaat liderine ve kerameti kendinden menkul sözde ulemaya aslında muhtaç değildirler. Artık şeyh, derviş, mürit devri kapanmıştır. Cemaat ve tarikat devri de kapanmıştır. Bugün artık söz bilimindir, bilim insanlarınındır, öğretmenlerindir.
Müslümanların mezhep, tarikat ve cemaat gibi yapıların tasallutundan kurtulup Allah’ın ipine sımsıkı sarılmaları tevhidi bir tavır olarak üzerlerine yüklenmiş kutsal bir görevdir. Bu görevin ifası için dini, Muhammedî çizgide anlamak ve yaşamak lazımdır.

