İnsanı insan yapan nedir?
Üzerindeki kıyafet mi, söylediği sözler mi, taşıdığı unvan mı, sahip olduğu makam mı?
Yoksa bütün bunların ötesinde, kimsenin görmediği yerde nasıl davrandığı mı?
Bir hırkaya bazen gereğinden fazla anlam yüklüyoruz. Oysa hırka bir giysidir. Onu değerli kılan kumaşı değil, onu taşıyan insanın halidir.
Toplum olarak zaman zaman şekle, görüntüye ve sembollere fazlasıyla önem veriyoruz. Bir insanın nasıl giyindiğine, ne söylediğine, hangi çevreden geldiğine veya hangi makamda bulunduğuna bakarak onun hakkında hüküm vermek kolayımıza geliyor.
Oysa karakter, insanın kimsenin görmediği yerde yaptığı tercihlerde ortaya çıkar.
Sabah dükkanını açan esnaf, müşterisini kandırmıyorsa…
İşveren, çalışanının alın terinin karşılığını zamanında veriyorsa…
Bir yönetici, kendisine yakın olana değil, liyakat sahibi olana fırsat tanıyorsa…
Bir doktor, hastasının maddi durumuna bakmadan aynı özeni gösteriyorsa…
Bir öğretmen, öğrencisinin yalnızca dersini değil, hayatını da önemsiyorsa…
Bir komşu, zor durumda kalan komşusunun kapısını çalıyorsa…
İşte insanlık biraz da burada başlıyor.
Çünkü ahlak, insanın üzerinde taşıdığı bir kıyafet değildir. Davranışlarına yansıyan bir değerdir.
İnanç da yalnızca görünür sembollerden ibaret değildir. İnsan inandığı değerleri merhametiyle, adaletiyle, dürüstlüğüyle ve kul hakkına gösterdiği hassasiyetle yaşatır.
Elbette herkes inancını farklı biçimlerde yaşayabilir. Buna saygı duymak gerekir. Fakat hiçbir kıyafet, hiçbir sembol ve hiçbir görüntü tek başına insanın ahlakının ölçüsü olamaz.
Çünkü dış görünüş insanı tanıtmaya yetmez.
Bazen sade giyinen, sessiz yaşayan bir insanın yaptığı iyilikler koca bir çevreyi değiştirir. Bazen de dışarıdan kusursuz görünen bir hayatın içinde büyük bir samimiyetsizlik saklı olabilir.
Bu yüzden insanları görüntüleriyle değil, halleriyle anlamaya çalışmalıyız.
Bir yetimin başını okşamak için özel bir kıyafete gerek yoktur.
Haksızlığa uğrayanın yanında durmak için makam gerekmez.
Bir gencin elinden tutmak için zengin olmak şart değildir.
Bir yaşlının kapısını çalmak için büyük imkânlara ihtiyaç yoktur.
Bazen insanın dünyaya bırakacağı en büyük miras, başka bir insanın hayatında oluşturduğu güzel değişikliktir.
Çünkü makam geçicidir.
Para azalabilir.
Unvan değişebilir.
Kıyafet eskir.
Görüntü zamanla kaybolur.
Fakat insanın başkalarının hayatında bıraktığı iz kalır.
Belki de kendimize şu soruyu daha sık sormalıyız;
Üzerimizde ne taşıyoruzdan önce, içimizde ne taşıyoruz?
Çünkü gerçek mesele hırkanın nasıl göründüğü değil, o hırkanın içindeki insanın nasıl yaşadığıdır.
İnanç sözde kalıyorsa eksiktir.
Ahlak yalnızca anlatılıyorsa yetersizdir.
Merhamet yalnızca konuşuluyorsa anlamını kaybeder.
Bunların gerçek karşılığı ⁰hayatta, davranışta ve insan ilişkilerinde ortaya çıkar.
Hırka çıkarılır.
Kıyafet değişir.
Makam bırakılır.
İnsan bu dünyadan ayrıldığında geriye sahip olduğu görüntü değil, insanlara yaşattığı duygular ve bıraktığı izler kalır.
Öyleyse hırkaya değil, hâle bakalım.
Söze değil, davranışa bakalım.
Görüntüye değil, karaktere bakalım.
Çünkü insanın gerçek kıyafeti kumaştan değil, Ahlaktan dokunur.

