“1919 yılı Mayısının 19’uncu günü Samsun’a çıktım.
Ülkenin genel durumu ve görünüşü şöyledir:
Osmanlı Devleti’nin içinde bulunduğu grup, I. Dünya Savaşı’nda yenilmiş, Osmanlı ordusu her tarafta zedelenmiş, şartları ağır bir ateşkes anlaşması imzalanmış. Büyük Savaş’ın uzun yılları boyunca millet yorgun ve fakir bir durumda. Milleti ve memleketi I. Dünya Savaşı’na sürükleyenler, kendi hayatlarını kurtarma kaygısına düşerek memleketten kaçmışlar. Saltanat ve hilâfet makamında oturan Vahdettin soysuzlaşmış, şahsını ve bir de tahtını koruyabileceğini hayal ettiği alçakça tedbirler araştırmakta. Damat Ferit Paşa ‘nın başkanlığındaki hükûmet âciz, haysiyetsiz ve korkak. Yalnız padişahın iradesine boyun eğmekte ve onunla birlikte kendilerini koruyabilecekleri herhangi bir duruma razı.”
Büyük kurtarıcımız Gazi Mustafa Kemal Atatürk, bu sözleri, söylemiş olduğundan seneler sonra, şimdi ki Türkiye’miz de de sadece isimlerin değiştirilmesi ile bu sözlerde benzerlik görülmektedir.
Senelerdir devam eden terör belası ile kaybetmiş olduğumuz insanlarımızın veballerini taşıyan ve taşımakta olanların halen başımızda bulunmalarının da önemli rolü olmaktadır. Bu insanlar zamanında terör örgütlerine silah ve cephane göndermekten dahi çekinmemişlerdir. Birtakım senaryolar icat ederek, sahte ihtilaller düzenleyerek, birçok günahsız kardeşlerimizin ölümlerine sebep olmuşlardır. Kendi menfaatleri doğrultusunda, ülkemizi açlıkla ve yoklukla karşı karşıya bırakarak, aynen padişahlar gibi, inanılmaz şatafat içerisinde, saraylarda yaşamaktadırlar.
Atatürk nutkunda aynen şu sözlerle devam etmektedir.
“Burada pek önemli olan bir noktayı da belirtmeli ve açıklamalıyım. Millet ve ordu, Padişah ve Halife’nin hainliğinden haberdar olmadığı gibi, o makama ve o makamda bulunana karşı asırların kökleştirdiği din ve gelenek, bağları dolayısıyla da içten gelerek boyun eğmekte ve sadık kalmaktadırlar. ”
Büyük kurtarıcımız sözlerine şöyle devam eder.
“Temel ilke, Türk milletinin haysiyetli ve şerefli bir millet olarak yaşamasıdır. Bu ilke, ancak tam istiklâle sahip olmakla gerçekleştirilebilir. Ne kadar zengin ve bolluk içinde olursa olsun istiklâlden yoksun millet, medeni insanlık dünyası karşısında uşak olmak mevkiinden yüksek bir muameleye layık görülemez.
Efendiler, tarih, itiraz edilemez bir şekilde ispatlamıştır ki, büyük davalarda başarı için sarsılmaz bir kabiliyet ve kudrete sahip bir önderin varlığı şarttır. Bütün devlet adamlarının ümitsizlik ve beceriksizlik içinde bütün milletin başsız olarak karanlıklar içinde kaldığı bir sırada, her vatanseverim diyen bin bir çeşit insanın, bin bir hareket ve görüş tarzı ortaya attığı ve her şeyin allak bullak olduğu bir dönemde, danışmalar yolu ile, birçok hatırlı ve nüfuzlu kimselere bel bağlama gereğine inanmakla, güvenli ve kararlı bir şekilde ve özellikle süratle yol almak ve en sonunda çok çetin olan hedefe ulaşmak mümkün müdür?
Tarihte, bu tarzda başarıya ulaşmış bir toplum gösterebilir mi? İkincisi Efendiler; millet, memleket, siyaset ve ordu yönetimi ile hiçbir ilgi ve ilişkileri bulunmamış, bu alanda başarıları görülmemiş ve denenmemiş olan gelişi güzel kimselerden, söz gelişi Erzincanlı bir Nakşî Şeyhi ve Mutki’li bir aşiret reisi gibi zavallılardan da kurulması ihtimalden uzak olmayan herhangi bir temsilciler heyetine, söz konusu durum ve görev emanet edilebilir miydi? Edildiği takdirde, memleket ve milleti kurtaracağız dediğimiz zaman, milleti ve kendimizi aldatmış olmak gibi bir yanılgıya düşmeyecek miydik”?
Atatürk’ün anlattıkları ile bugünün tek farkı, o zamanın kahramanları ile bu zamanda yaşamakta olanların isimlerinin farklı olmasıdır.
Sonuç olarak, Ata’mızın bize, Türk gençliğine bıraktığı sözlerini asla unutmamamız gerekmektedir.
“Ey Türk istikbalinin evladı! İşte, bu ahval ve şerait içinde dahi vazifen, Türk istiklal ve cumhuriyetini kurtarmaktır. Muhtaç olduğun kudret, damarlarındaki asil kanda mevcuttur.”

