Biz Z kuşağının sanata olan ilgisi çoğu zaman “heves” ya da “hobi” olarak görülüyor. Oysa bu ilgi, yalnızca estetik bir arayıştan ibaret değil. Çok daha derin, çok daha tarihsel bir yerden besleniyor. Bu, bir tutku olduğu kadar bir haykırış aslında. Önceki kuşakların içlerinde bastırmak zorunda kaldıkları duygular, konuşulamayan acılar ve yarım kalan hayallerle birlikte susturulan sesler… Bunlar yalnızca bireysel hafızada kalmadı. Psikolojik ve hatta genetik yollarla çocuklara yani biz Z kuşağına aktarıldı. Bizlere miras kalan bu sessizliği taşımayı reddeden zincirleri kıran bir nesil oldu. Bugün bizler, içlerindeki sıkışmışlığı kelimelerimiz yetmediğinde sanatla anlatıyoruz. Müzikle, resimle, heykelle, dansla, şiirle… Bu ifade biçimleri yalnızca bireysel bir rahatlama değil; aynı zamanda kolektif bir duygunun yansıması. Bir kişinin değil, “bizlerin” çığlığı. Siyasi baskıların arttığı, basın özgürlüğünün daraldığı, medyanın kısıtlandığı ve konuşma alanlarının giderek yok edildiği bir ortamda, sanat doğal olarak bir kaçış değil; bir direnç alanına dönüşüyor. Konuşamayan anlatır. Anlatamayan çizer. Çizemeyen dans eder. Çünkü duygu, bir yol bulur ve şekillenir. Ancak tüm bunlara rağmen, sanatı icra etmek bu ülkede her geçen gün daha da zorlaşıyor. Ekonomik şartlar, sanatı bir lüks hâline getiriyor. Sanatla yaşamak değil, sanata ulaşmak bile güçleşiyor. Desteklenmeyen sanatçı, yalnız bırakılan biz gençler, susturulmuş bir toplumun aynasına dönüşüyoruz. Belki de asıl mesele tam olarak burada yatıyor: Ülkemizde duyguların sistemli biçimde bastırılması. İnsanların hissizleştirilmesi, tepkisizleştirilmesi, adeta “robotlaştırılması”. Sanat ise bu düzenin en büyük tehdidi. Çünkü hisseden insan sorgular. Sorgulayan insan konuşur. Konuşan insan değiştirir. Biz Z kuşağı sanatı bu yüzden seçiyoruz, çünkü artık susmak istemiyoruz.
Z KUŞAĞI’NDA YÜKSELEN SANAT BİR TUTKU MU, BASTIRILMIŞ BİR ÇIĞLIK MI?
0
Paylaş

