Aslında bu konuda pek yakında yeniden kalem oynatmaya niyetli değildim. Sonuçta, maşallah takip ediliyoruz ve birilerini rahatsız etmeye devam ediyoruz. En son “Neden kömürün dumanı sadece Muğla’dan tütüyor?” dediğimizde, aklıselim bir cevap beklerken ne yazık ki bizi değişik ithamlarla aşağılamaya çalışan at gözlüklülere takıldık.
Ancak dostlar, “Sen yazmaya devam et, meyve veren ağaç taşlanır” diyerek destek verince gönlüm bir hoş oldu. Karar verdim: Daha yazacak çok yazımız var.
Özal’ın Ören’inden Greenpeace’in Ekranına
Greenpeace tarafından geçtiğimiz günlerde sosyal medyada yayımlanan bir video önüme düştü. Videoda, rahmetli Cumhurbaşkanı Turgut Özal’ın Ören ziyareti sırasında o dönem henüz küçük bir kız çocuğu olan hemşehrimiz Hatice Çakır’ın hikayesi anlatılıyordu.
İtiraf edeyim; Özal’ın “Medeniyet gelecek” diyerek umutla baktığı Ören’de, o günün tanığı olan çocukların ve gençlerin hislerini dinleyip aktarmak zamanında benim de hayalimdi. Ancak videoyu izlediğimde karşıma çıkan tablo beni hayrete düşürdü. Oluşturulan kurguda sistem o kadar negatif ki; tek bir pozitif detay dahi yok! Anlatıya bakarsanız Ören bitmiş, batmış, turizm ve tarım Allah’a emanet kalmış…
Peki, soruyorum size: Milas gerçekten bu kadar basit, tek taraflı bir hikayeden mi ibaret?
Bir insanın çocukluk hatıraları, asırlık bir zeytin ağacının kaybı elbette değerlidir ve saygıyı hak eder. Fakat tek bir kişinin duygusal tanıklığı üzerinden koca bir coğrafya hakkında keskin hükümler vermek ne kadar adildir?
Kadrajın Dışında Kalan Gerçekler
Videoda “Sebzeler kömürden kurudu” denilerek gösterilen sahnede, anlatıcının bel seviyesine ulaşan biber fidelerinin arasında yürümesi ya da sezon sonu tohumluğa bırakılmış domateslerin gösterilmesi sizce de yaman bir çelişki değil mi?
Beçin’den Ören’e uzanan hat boyunca şöyle bir turlayın; yol kenarlarındaki köylü tezgâhlarını, tarlalardaki renkli üretimi kendi gözlerinizle görürsünüz. Muğla İl Tarım ve Orman Müdürlüğü verileri de açıkça ortaya koyuyor ki Milas, hala ilin en geniş tarım alanlarına ve üretim hacmine sahip lider ilçesidir. Tarım elbette sorunsuz değildir; ancak “tarım bitti” demek, toprağına ve üreticisine emek veren köylümüze haksızlıktır.
Eğer Ören Deltası’nda tarımı ve doğayı gerçekten konuşacaksa Greenpeace, sadece santralleri değil;
Tarım arazilerini kuşatan plansız yapılaşmayı,
Yazlık konut baskısını,
Su yönetimindeki aksaklıkları da aynı kararlılıkla masaya yatırmak zorundadır.
Ekmek Kapısı, Sosyal Sorumluluk ve Bölgenin Hafızası
Ben kimsenin veya hiçbir kurumun avukatı değilim. Amacım birilerini savunmak da değil. Ancak soruyorum: Niye hep bir şeyleri kötülemek adına ekranlara çıkıyoruz? Bu santrallerin bu bölgeye hiç mi faydalı etkisi olmadı?
Biz Ören’in emek veren isimlerinden Kazım Turan dönemini ve o günkü turizm mücadelesini çok iyi hatırlayanlardanız. Bugün her yanı ikinci konutlarla dolduranlar, apart işletenler, Ören henüz belediye iken en büyük ekonomik ve altyapı desteğini o santrallerin vergi ve cezalarından aldılar.
Daha da önemlisi; bu tesisler bölge köylüsünün yaşam kaynağı, köyde kalış hikayesi oldu. Tütüne gelen kotalarla ne yapacağını şaşıran; Bağdamları, Dereköy, Türkevleri, Karacaağaç, Karacahisar, Çamköy ve daha nice dağ köyümüzdeki gençler bu sayede düzenli bir işe, sigortaya ve emeklilik hakkına kavuştu. Bugün santrallere karşı yürütülen mücadelenin öncülerinden Necla Işık’ın emekli babası ve eşi de bu istihdam imkânından yararlanan binlerce kişiden sadece birkaçı…
Geçtiğimiz günlerde Milas’ın yeni markalarından Dokuru’nun ortaklarından Hüseyin Aykal ile üretim tesislerini gezdik. 170 çalışanın yüzündeki huzuru, özellikle köyünden gelip orada üretime katılan kadınların evlerine ekmek götürme mutluluğunu gördüğümde çok etkilendim. Tıpkı Hüseyin Bey gibi… İşte sanayi ve üretimin köylerde yaşamı tutma rolü, kelimenin tam anlamıyla bir sosyal sorumluluk projesidir.
Doğayla Birlikte Yaşama Çabası
Görmezden gelinen bir diğer gerçek ise sanayi ile doğayı dengeleme çabasıdır.
Bölgedeki tarihi eserleri titizlikle gün yüzüne çıkaran,
Akademik desteklerle deniz ekosistemini canlandırmak için dip bitkisi eken,
Okullara, öğrencilere ve sosyal projelere destek veren,
Maden alanlarını rehabilite edip yeniden ağaçlandırarak köylüye ve bölgeye kazandıran çabaları yok saymak ne kadar vicdanidir?
Ağaçların akademik metotlarla taşınarak yeni yaşam alanlarında hayatta tutulması bile bölge ekosistemini dengede tutma gayretinin bir göstergesidir.
Sonuç: Hikayemizi Başkalarının Yazmasına İzin Vermeyelim
Turizmde Bodrum, Datça veya Marmaris’ten farklı bir yol izlemiş olabiliriz. Ancak Milas’ın turizmdeki gelişim eksikliğini ya da tarımdaki dönüşümünü tek bir nedene bağlayıp “günah keçisi” yaratmak, bilimsel ve tarihsel bir analiz değildir.
Greenpeace gibi uluslararası ölçekteki bir kuruluşun; duygusal müzikler ve seçilmiş birkaç görüntüyle algı yönetmek yerine, bilimsel ölçümleri, verileri ve bölgenin sosyo-ekonomik gerçeklerinin tamamını kamuoyuna sunması gerekirdi.
İşin özü; ben yine şaşırmadım. Birileri negatif bir bakış açısıyla bizi, yine bizsiz yazdığı bir hikâyede oynatmış; izleyene de sadece inanmak kalmış.
Milas’ın hikayesi ne sadece madenlerden ve santrallerden ne de sadece kaybedilen zeytin ağaçlarından ibarettir. Bu hikâyede üretim de var, emekli olup çocuğunu okutan baba da var, toprağını işleyen köylü de var. Çevreyi gerçekten korumak ve geleceğe yürümek istiyorsak, gerçekleri tek bir renge hapsetmeden, bütün yönleriyle konuşmak zorundayız. Çünkü bu memleketin hikayesi, birkaç dakikalık Instagram videolarına sığmayacak kadar köklü ve değerlidir.
Ha bu arada unutmadan bu yazıyı İstanbul – Milas (onlar her ne kadar Bodrum diye anons etse de) seferinde kalkışı beklerken bir o kadar sakin kafayla yazdım ki yan koltuğumda ki kadın göz ucuyla okumaya gayretliydi. Yani sizin beklediğiniz yapay zeka havasını bu yazımda ve genelde bulmanız pek mümkün değil. Çünkü yazının dili benim için önce yerel, sonra hikayeleriyle gerçeği yansıtan bir havada olmalı… Bilmem anlata bildim mi!
Sağlık mutluluk ve umutla kalın…

