İnanç, insanın en mahrem alanlarından biridir. İnsan inanır, sorgular, düşünür, kabul eder ya da etmez. Bazen ailesinden, bazen çevresinden, bazen de yaşadığı hayatın tecrübelerinden beslenir. Ancak inanç ile dayatılan inanç arasında çok önemli bir fark vardır.
İnanç gönülden doğar; dayatma ise dışarıdan gelir.
Bugün toplum olarak üzerinde düşünmemiz gereken meselelerden biri de budur. Çocuklarımıza ne öğretiyoruz? Onlara düşünmeyi mi, yoksa sadece söyleneni kabul etmeyi mi öğretiyoruz?
Bir çocuğa “Böyle inanacaksın, çünkü biz böyle inanıyoruz” demek kolaydır. Zor olan, ona düşünmeyi, araştırmayı, soru sormayı ve doğruyu kendi aklıyla bulmayı öğretmektir.
Çünkü sorgulayan insan, ezber bozan insandır.
Ne yazık ki zaman zaman soru soran, farklı düşünen, “Neden?” diyen insanlar toplum tarafından dışlanabiliyor. Oysa “Neden?” sorusu düşmanlık değildir. Tam tersine, insanın hakikati arama çabasıdır.
İnanç, korkuyla beslenmeye başladığında insanın özgür iradesi yara alır. İnsan doğru olduğuna inandığı için değil, dışlanmaktan, ayıplanmaktan veya cezalandırılmaktan korktuğu için bazı şeyleri yapmaya başlarsa orada samimiyetten söz etmek zorlaşır.
Daha da önemlisi, inanç yalnızca sözlere ve sembollere indirgenirse büyük bir çelişki ortaya çıkar.
İyi insan olmak nerede kaldı?
Kul hakkına dikkat etmek, adaletli olmak, yalan söylememek, emanete sahip çıkmak, yetimin hakkını gözetmek, komşusunun derdine kulak vermek, güçsüzün yanında durmak, başkasının hayatına saygı göstermek…
Bunlar yoksa yalnızca hangi sözleri söylediğimizin, hangi sembolleri taşıdığımızın ne anlamı kalır?
Toplumun geldiği noktaya baktığımızda asıl tehlikenin farklı inanmak değil, düşünmeyi bırakmak olduğunu görüyoruz.
İnsan kendi aklıyla düşünmezse başkasının cümlesini kendi fikri zanneder. Başkasının öfkesini kendi öfkesi, başkasının düşmanlığını kendi düşmanlığı, başkasının doğrularını da kendi doğruları sanabilir.
İşte o zaman toplum kutuplaşır.
Birbirimizi anlamak yerine birbirimizi etiketlemeye başlarız. “Bizden mi, onlardan mı?” sorusu, “Haklı mı, haksız mı?” sorusunun önüne geçer.
Oysa gerçek inanç insanı küçültmez; büyütür. Kendisinden farklı düşünene tahammül etmeyi, yanlış yaptığında özür dilemeyi, bilmediğinde “Bilmiyorum” diyebilmeyi ve hakikatin peşinden gitmeyi öğretir.
Belki de bugün en çok ihtiyacımız olan şey budur: İnanan ama düşünebilen, düşünen ama saygısını kaybetmeyen, sorgulayan ama ahlakını terk etmeyen insanlar.
Çünkü toplumları ayakta tutan yalnızca inançları değil; o inançların insan hayatına yansıttığı ahlaktır.
İnanç kişiye ait olduğunda anlamlıdır. Dayatmaya dönüştüğünde ise insanı hakikate değil, kalıba mahkûm eder.
Ve unutmayalım:
İnsana neye inanacağını söylemek kolaydır. Asıl mesele, ona doğruyu arayabilecek bir akıl ve vicdan kazandırmaktır.

