
Eskiden Ören’deki evime giderken, Ören Karayolu’nu kullanırdım. O yol, bana huzur veren, doğanın içinde bir yolculuk sunan, yeşilin, ormanın, çiçeklerin, dağların kucağında bir terapi gibiydi. O güzellikleri izlemek, tabiatın sunduğu o eşsiz manzaraya şahit olmak, insana yaşadığını hissettirirdi. Bugünse, o yol artık aynı değil. O eski güzelliğiyle insana nefes aldıran, ruhu dinlendiren doğa, şimdi maden sahalarıyla parçalanmış durumda.
Artık yol boyunca gördüğüm, kilometrelerce uzanan ormansız araziler, devasa iş makineleri ve sayısız kamyon. Her gün, yüzlerce kamyon bu güzergâhta kömür taşıyor. Termik santrallerin yarattığı tahribat sadece manzarayı bozmuyor; aynı zamanda yaşam alanlarımızı, suyumuzu, geleceğimizi de yok ediyor. Akbelen’de kesilen ağaçlar sadece ormanın kaybı değildi, Bodrum’un da, Muğla’nın da, hatta tüm bölgenin ekolojik dengesinin bozulması demekti.
Asıl Felaket Yeni Başlıyor
Göz ardı edilen gerçek şu ki, Akbelen yalnızca bir orman değildi. O toprakların altında, Bodrum’un ve çevresindeki yerleşim yerlerinin yer altı su kaynaklarını besleyen ana damarlar vardı. Bu damarlar şimdi kesildi, suyun yönü değiştirildi. Doğanın milyonlarca yıl boyunca oluşturduğu ekosistem, birkaç şirketin çıkarı uğruna parçalandı. O su kaynakları, Bodrum’un içme ve kullanma suyunu sağlayan en büyük unsurlardan biriydi. Zaten Bodrum’un suyu Ören’deki termik santraller tarafından soğutma suyu olarak kullanılıyordu. Şimdi, o santrallerin kullandığı suyun yanı sıra, Bodrum’a ulaşması gereken su kaynağı da yok edildi.
Bu şehrin su hatları, şehrin atardamarlarıdır. Ve biz, bu atardamarları kendi ellerimizle kestik. Bugün yetmeyen su kaynaklarımız, yaz aylarında daha da büyük bir felaketle bizi karşılayacak. Ama ne zaman farkına varacağız? Mahallemize günlerce, belki haftalarca su verilmediğinde mi? Musluklarımızdan tek bir damla bile akmadığında mı? Su tankerleri yollarda kuyruk oluşturduğunda mı?
O gün geldiğinde, biz aslında yalnızca Akbelen’i değil, Bodrum’un geleceğini kaybettiğimizi anlayacağız. Ama iş işten geçmiş olacak.
Necla’nın Yalnızlığı ve Bizim Sessizliğimiz
Akbelen’in mücadelesinde bir Necla vardı. Necla Hanım, sonuna kadar direndi. Çünkü o, yalnızca birkaç ağacı değil, bir ekosistemi, bir yaşam hakkını, geleceğimizi savunuyordu. Ama o tek başına ne kadar feryat etse de, ne kadar dirense de, ne yazık ki sermaye kazandı. Bizler, bu mücadelede Necla’nın yanında durduk, elimizden geleni yaptık. Ama toplumsal destek yetmedi.
Çünkü biz Akbelen’de direnirken, Bodrum’un plajları doluydu. Şezlonglar, meyhaneler, restoranlar, barlar doluydu. İnsanlar Bodrum’un güneşinden, denizinden yararlanırken, biz orada jop yedik, biber gazı yedik, darp edildik. Ve şimdi, belki de o şezlonglarda rahatça yatabilsinler diye, biz orada direniyorduk.
Şimdi ise, su krizini konuşmaya başladık. Akbelen’in kesilen ilk ağacıyla birlikte, bugünün susuzluk felaketinin de temeli atılmış oldu. O gün mücadeleye omuz vermeyenler, bugün musluklarından su akmadığında, nedenini çok geç fark edecekler.
Son Söz: Geç Olmadan…
Akbelen’i unutma, Muğla! Unutma ki, bu toprakların geleceği, bizim elimizde. Kaybettiklerimizi geri getiremeyiz belki, ama daha fazla kayıp vermemek için hâlâ bir şansımız var. Ekolojik tahribatın, su kriziyle birleşerek bizi nasıl bir felakete sürüklediğini gördükçe, doğaya karşı işlenen bu suçları durdurmak için daha güçlü bir ses yükseltmeliyiz.
Çünkü mesele sadece Akbelen değil. Mesele, Bodrum’un, Muğla’nın ve çocuklarımızın geleceği.

