Dinimiz, kadın erkek fark etmeksizin herkese ilim öğrenmeyi farz kılmıştır. Yani kısaca İslam bilime karşı değil aksine bilime yönelmeyi emretmiştir. Ancak kişi bilimle Allah’tan uzaklaşmamalı tam tersine bilimle Allah’a yaklaşmalıdır.
Gelelim “laik”liğe..
Laik düzende kimse kimsenin inancına karışamaz, kimse kimseyi herhangi bir inanç doğrultusunda zorlayamaz. Hangi din ve kökenden olurlarsa olsunlar bütün yurttaşlar dini duygu, inanç ve ibadet yönlerinden eşit hak ve özgürlüğe sahiptirler.
Özellikle ilk çağlardan itibaren iktidar erkinin kullanılması, iktidar gücünü kutsala dayandırmak suretiyle yapılmıştır. Böylece yönetimi elinde bulunduran kişi kutsal olarak belirginleşmiştir ki, eski Mısır ve eski Roma bunun en tipik örneklerini teşkil etmektedir. Nitekim yönetim erkinin kutsallığı, değişik biçimlerde yüzyıllar boyu devam etmiş, yönetene itaat, kutsala itaatla eş değerde görülmüş, yönetimdeki oluşum, din olgusuyla birleşerek tanrısal bir iradenin ürünü olarak kabul edilmiş ve kutsal devlet tipolojilerinin doğmasıyla sonuçlanmıştır.
Ancak, toplumların dinleri zamanla ve çeşitli sebeplerle inhitata uğrayarak insanların manevî beklenti ve ihtiyaçlarına cevap veremez duruma geldiler.
İlk çağlardaki bu din devlet ilişkileri, tarihi gelişim içinde farklı mecralardan gelen birikimler, toplumun hem medeniyet hem de kültürel yapılarını etkileyerek, siyasal yapılarının değişmesine yol açmıştır. Devlet yapılarındaki bu köklü nitelik değişiklikleri birbirinden farklı yönetimleri ortaya çıkarmış, din-devlet ilişkilerinde çeşitli devlet tipolojilerinin doğmasına sebep olmuştur.
Başlangıçta genel olarak ortaya çıkan sosyal devlet yapıları, toplumsal hayatın gelişmesi nedeniyle, sosyal ilişkiler sayısal olarak çoğalmış ve gittikçe daha karmaşık hale gelmiştir.
Bilindiği gibi toplum hayatı değişen ve gelişen dinamik bir süreçtir ve bu değişiklikler, ister istemez (toplum hayatını düzenleyen) toplum kurallarının değişmesini gerektirir. Dinî nitelikteki itikadî yani imanla, inançla ilgili kurallar ise değişmez niteliklerdir. Bu nedenle de hukuk kuralları, zaman içinde din kurallarından ayrılmışlar, toplumun ve çağın ihtiyaçlarına göre bağımsız bir sistem oluşturmuş, din ile siyaset alanında bir farklılaşma meydana gelmiştir. İşte bu farklılaşmanın kendini göstermesi anından itibaren dinî alan ile siyasî alan da kendiliğinden ayrılmıştır.
Böylece siyasal iktidar ile dinî iktidarın tümden ayrılığı, tarihî süreç içinde yeni bir devlet sistemini ortaya çıkarmış ve çağın ihtiyaçlarına göre dinî kurallardan ayrı olarak hukukî düzenlemeler yapılmış ve geliştirilmiştir.
Bugün ülkemiz, başımızda bulunan iktidar partisi ve bu partinin genel başkanı olan cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan tarafından ne yazıktır ki dinimizi bir siyasal cephe gibi görerek, siyasi bir reklam aracı haline getirmiştir. Öyle ki, çeşitli illerimizde öğrenci evleri açtırmış, bu evlerde gençlerimize din dersleri ve ibadet şekilleri gösterilmektedir. Medreseler ve dini vakıflar kurulmuş, okullara din ve ahlak bilgisi dersleri öğretmenleri olarak imamlar atanmıştır.
Belediye otobüslerinde kadın erkek ayrımı yapılacağı konuşulmaya başlanmıştır. Bütün bunların yanı sıra tüm İslam ülkeleri ile ilişkiler arttırılmıştır.
Büyük bir koruma ordusu ile aynı Osmanlı İmparatorluğu’nda olduğu gibi büyük bir tantana ile cuma namazını eda edilmektedir. Ve ne yazıktır ki, bunu reklam olarak yapmaktadır. Cuma namazının arkasından da basına beyanat verilmektedir.
Laik devletin karşıtı, teokratik, yani belli bir dine bağlı devlettir. Böyle bir devlette, belli bir din resmen tanınmış, hatta benimsenmiş olacağına göre, iktidarda bulunan yöneticiler, devlet otoritesini kendi dinlerinin emrinde kullanmak isterler; bu da dinin politik çıkarlara alet edilmesi sonucunu doğurur.
Böyle bir durumda ise, din ve vicdan özgürlüğünden rahatça söz edilemez.

